Aşk ruhun bir ürünüdür. Ruhta binlerce ihtiyaç içinde ağız, binlerce hastalık vardır. Aşk o ağızların susuzluğu ve hastalıkların şiddeti ölçüsünde büyük olur.
Bir kimse yalnızlık acısına tutulsa sohbeti en hoş ve muhabbet dolu kimseye aşık olmaya doğru gönlü kayar. Kimde ilim susuzluğu fazla ise bir alim görünce gönlü kayar.
Kim fakirlik ızdırabı ile yanıyorsa zengine, merhamete muhtaç ise anneye doğru koşar.
Kimin şehveti fazla olur gönlünü güzele kaptırır, kim ahmaklığına üzgün ise odur akıllı kimse onun tek gözdesi.
Ruhlar birbirlerindeki tamamlayıcı enerjileri arar. Hastalıklarsa çareleri.
Kendini küçük görüp aşağılık hisseden; büyük görülene sahip olmaya niyetlenir, hırslanır.
Aşkları insanlar hakkında engin bilgiler verir. İlim sahibi, bir kişiyle muhatap olunca hemen bilir oluverir; insanlardan kime aşık olacağını…
Karşılıklı aşk az bulunur; çünkü öyle iki kişi düşünün ki birisinin canı sütlaç çekmekte ve kurşun yarası var; aynı zamanda heybesinde bir elma ve bir de panzehir. Öteki kişinin ise o anda canı elma çekmekte ve aynı zamanda kendini bir yılan zehirlemiş; heybesinde ise öteki kişinin sevdiği sütlaç ve ihtiyaç duyduğu yara merhemi var. Böyle iki kişinin karşılaşması nasıl büyük bir mucize olsa bile. Taraflardan biri yada her ikisi kendi açlığını yada hastalığını giderdiğinde aşkta sönmeye yüz tutar. Yerini muhtaçlık ve susuzluk dolu bir özlem halinden; vefa ve kaynaşmadan gelen sevgi, dostluk haline bırakır. Eğer kişilerde bu gibi mevhumlar yoksa herkes kendi yoluna gider. Eğer taraflardan birisi hala susuzluğunu yada hastalığını gideremezse ötekide onun peşinden koşar. Ümidi kalmazsa yeniden yollara düşer ilacı elinde tutanı bulana dek kalbi söner.
Bu nedenle derler ya bütün aşklar biticidir. Bitmeyen aşklar asla kavuşması olmayan aşklardır.
Kul ile Allah arasında ise aşk ise aşkın tarifi yapıldıktan sonra şu şekilde açıklanabilir. Kul önce Allah’a tam olarak görüyormuş gibi iman eder. Ardından İlahi tecelliyat şu 2 özelliği sebep kılarak aşkı yaratır. Kendinde gördüğü eksikliğin, muhtaçlık ve çaresizliğin büyüklüğüne inancı, Allah’ın varlığı ve kulda ki bu ihtiyaçları giderici gücün ve özelliklerin büyüklüğüne olan inancı.
Allah’a aşk beslemeyen bir kul demek iki yerden en az birinde yanılgıya düşmüştür. İlki ve en tehlikeli olanı; Allah’ın varlığına ve gücüne kalben değil yalnızca dil ile inanmak, gelenek ve göreneğe başlı, tefekkürsüz ve derinliği olmayan, kulaktan dolma inanç sahibi olmaktır ki bu Allah’ın dilediği iman değildir. İman yalnız kalben olur, dil ile söylenen ise kalp boş oldukça kıymetsizdir.
İkincisi ise; kulun kendini gerçekte ihtiyaçsız görmesi, zayıflıklardan uzak ve eksiksiz sanmasıdır ki bu kibir ve kendini beğenmişlik manasına gelir. Bir başka deyimiyle haşa İlah’ın, hiçbir şeye muhtaç olmayan, eksiksiz, kusursuz ve hastalıksız gibi sıfatları kendinde gördüğü anlamına gelir. O kişi dili yada aklıyla hayır ben kendimi böyle görmüyorum dese bile bunlar kalp hastalıklarıdır, bilinçaltında yaşarlar. O yüzden kalbin sarrafı olmayan bunu çözemez. Fakat arif olan işaretlerinden anlar.
Kişiye denir ki; sen filanca kadına aşık olmuş, birçok malını harcamış, onun için gururunu küçültmüş ve geceleri uykusuz geçirmiştin. Oysa O’nu sadece ol demekle yaratabilen ve her türlü güzellik ve zenginliğin sahibi olan Allah’a neden aşık olmadın yada ilgini çekerek ona yaklaşmadın. Diyecektir ki hal diliyle;
Bana istediğimi vereceğine inanmadım. Allah’ın daha güzel olabileceğini aklım aldı ama kalbim anlamadı. Ona söz geçiremedim.
Kalpler bahsinde anlatıldığı gibi Allah zikrini unutanları ve kendine olan ilgiyi bırakan kullarının pusulasını kendinin dışındaki her yöne çevirir. Şeytanları da ona musallat edip dünyayı ona süslü gösterir. Kalp gerçektende Allah’ın elindedir ve hiç kimse ona söz geçiremez. Fakat azmeden ve iyilikte bulunanlara Allah rahmet eder.
Aslında tüm inançsız kimseler dahi Allah’ın bir ürünü olan dizler titreten erkek ve kadınların önünde eğilirken, türlü lezzetlere sahip yiyecekler ve hizmet için deliler gibi çalışırken ve onları delice arzularken aslında Allah’a bilinçsizce tapıp aşık olmaktan başka bir şey yapmazlar.
Bir deniz kuşu tamamı altın ve mücevherden oluşmuş bir deniz keşfeder. Oradan kanadına bir inci takılır ve insanların fakir ülkesine uçarak gelir. Bir adam bakarda o inciye hemen aşık olur. ( incinin adı Züleyha’dır. ) Ona kendinden geçerek bakar. Daha çoğuna sahip olmak için yanıp tutuşur. İnci der ki; benim kalbim benim ellerimde değil, beni elde etmen küçük bir şans. Fakat benden çok daha mükemmel mücevherlerin bulunduğu bir deniz vardır ki o denizde benim gibiler yaratılır. İşte ben o denizin kanıtı olan inci değil miyim? Neden daha çoğunu istiyorsan incileri yapana yaklaşmıyorsun. Hem ben sadece bir numuneyim. Yakında değerim ölecek, zamanla kararıp çatlayacağım. Ben sadece sana küçük bir mesajım her şeye gücü yetenden.
O adam der ki; ey güzellik ve bilgelik dolu inci; O incileri yapanın beni duyacak kulakları ve görecek gözleri, benim şu coşkun hislerimi anlayacak kalbi var mıdır ki? Yoksa o bilinçsizce çalışan bir acayip fabrikadan mı ibarettir.
İnci güler; İlahi adam; hiç benimki gibi güzel ve güçlü kulaklar gözler yaratan, bunu en aciz yaratığına bile hediye edenin kendisi kör ve sağır olur mu? Benim içime seni anlayacak kalbi veren ve sevdiren, seninle konuşacak ilmi veren hiç hissiz ve bilgisiz olur mu? O ki en beğenmediğin hayvanlara bile bu hisleri dolu dolu vermiş. Sana yemin ediyorum; şu sözlerin bana senin gerçek bir kör ve sağır olduğunu anlatıyor ama duyup hisseden, görüp konuşan şu kainat ve inciler denizi bana ilahın bize şah damarımızdan daha yakın ve mutlak hakim olduğunu haykırıyor.
Öyleyse bir yaratılana bir kez aşık olmuş bir insanın onu yaratana bin kez aşık olması gerekmektedir. Eğer olmuyorsa bu Hakkıyla Allah’a ve özelliklerine kendini ikna edememiş olmasındandır. Bu meseleye duyarsız ve samimiyetsiz oluşundandır.
Bazen kişi inansa bile Allah’a , kendini öyle tastamam ve iyi görür ki, Allah’a ihtiyaç duymaz. Ondan medet dilenmez. Kendini beğenip kibirlenir ve diline dua gelmez. İşte inanmış kimselerden böylelerini Tanrı aşk mabedine çekmek için halinin aslında ne eksik ve zayıf olduğunu, aslında zavallı bir kul olduğunu hatırlatan geçici sıkıntılar verir. Fakat insan gafildir ve kör… Eski iyilik haline ulaşınca unutarak yeniden kaygısız ve gevşek hale gelir.
Bir kolunu kaybetmiş bir gence sorulmuştu;
- Eğer kolun sana geri iade edilse ilk ne yapardın?
O genç gayet kendinden emin bir şekilde şöyle demişti;
- Her iki kolu yerinde ve sağlıklı olduğu halde hayatından memnuniyetsiz olan her insanın bir kolunu kesmek isterdim.
Gerçekten etkileyici ve şok edici bir söz. Ama etkisi ne kadar sürecek balık hafızasına sahip kalbimizde. Yaşamımıza ne denli tesir edecek. Eğer dinleyip dinleyip, okuyup okuyup, hak vere vere insan bir şey yapmayacaksa, hayatında keskin ve gerekirse acıtan bir u dönüşü yapmayacaksa, inandığı şey uğruna bendini parçalamayacaksa; atmalı bu kitabı elinden duvarlarda parçalamalı, tüm kütüphanesini ateşte yakmalı… Eğer artık doğru bildiği şeyin yolunu yol edecekse coşku içinde dirilmeli duyarsızlığın öldürücü döşeğinden, gerekirse kapıyı çarparak, koşarak ayakkabısını unutup bir çocuk heycanıyla tüm yağmura rağmen çıkmalı. Ey kalbim artık Hakkın önünde diz çök. Hakka kulak ver, Hakka tap ve doğru olan neyse Onu yap. Ölmüş ve miskinleşmiş belki de çoktan son ilahi nefesini vermiş şu yüreği uçurumlara fırlat artık. Cesaret ve inanç dolu, uluhiyet ve adanmışlık dolu bir yürek dik beden toprağına, öyle ki filizleri tüm dünyayı kuşatsın. Bakanlara surur versin tadanlar için lezzent ve övünç kaynağı olsun, göklerde övülüp şeref bulsun. Sonsuzluğa uzanan o kalbin dalları Allah’a ulaşıp arşı şerefli rengiyle süslesin.
Bir bahçe düşün ki içinde gezip seyreyleyen yok, öyleyse boşuna… bir elbise düşün ki giyen hiç kimse yok öyleyse boşuna… sen de kainatı içine sığdırabilen dev bir yürek ama içinde aşk yok, öyleyse boşuna.
Sen de hızlı ve güçlü bir araç var ama demişsin “gel şöförüm ol kör ve sağır bir kula” Sende dağların taşımayacağı büyük bir yük var ama bir çocuk çağırmışsın demişsin ki “haydi sırtına alıver, ne istersen bu adam verecek”… Sen de sonsuzluğu arzulayan, Ummanlara sığmayan ilahi bir yürek, ama efendisi ol demişsin aciz bir kuluna…
Her durumda nasıl acı bir felaket ve sonu hüsran olan bir ahmaklık işareti var. İşte öyle kalbini ve hayatını Allah’ın yüce ellerine teslim ve armağan etmeyen kimsenin işleri de sonunda hep felaket olur.
Kendini beğenmişlik ve cehalet hastalığı ekseriyetle aynı yürekte kardeştir. Tedavisi ilim ve tevazu olan bir yüreğe değmektir. O bazen bir bakışla olur. Bakış aşka yol bulursa kalp ilacı emer yarayı acıtarak ve şifa suları ruhun pınarlarından coşar yüzü hidayetin rengine boyayarak.
İlahi aşka ulaşmak bazen derhal mümkün olabilir. Bir örtü düşünün ve örtünün önünde bir adam heyecan içinde beklemekte, kendini perde ile gizleyen güzeller güzeline perdeyi aralaması için yalvarmada. Birden bir rüzgar çıkar ve perde hafifçe salınır, içinden ışıklar fışkırır rengarenk ve nurlar etrafa saçılır en güzel ses ruhlarda çınlanır. Perdenin önündeki adam ise Sevgilinin vechini izin verildiği kadar görmüştür ve o anın muhteşem etkisine dayanamayarak ölür. Siz ise o perdenin ardındaki güzeli değil ama güzeli gören gözleri ve onun içindeki ışık yansımalarını görürsünüz. O kişinin titremesini ve çatlayan kalbini tutarak büyük bir ah çekerek ölmesine şahit olursunuz. Böylece İlahın vechine bakan sevgilisinin gözlerine bakmakla perdenin ardındaki sevgiliye erişemez fakat fırtınanın bir şehir üzerindeki inanılmaz etkisinden yola çıkarak heyecanlanırsınız. İster istemez gözleriniz perdenin ardına kayar. Bunun için onun bir sevgilisinin gözlerine aşk halinde iken yakalayıp bakmak fırsatına erişmek yeterlidir.
Bir melek çıkar o perdenin ardındakinin derdine düşmüş adama rehber olarak. Adam derki;
- Perdeyi yırtıp atmak istiyorum, sonunda ölüm bile olsa bunu yapacağım. Yeter ki bu muhteşem gücü ve güzelliği bir an yaşayayım. Yeminler olsun ki bu binlerce ölüme bedel. Çünkü ben sadece O’na değil Onu gören göze bile aşık oldum.
- Perdeyi yırtmak bizim elimizde değil ki; çünkü hakikatte perde bizim içimizde, birde biziz ve perde bizde. O ise apaçık heryerde.
- Onu derhal görmek istersem, buradan ona seslenip haykırsam, kendini göstermeden gitmeyeceğimi söylesem…
- Allah sabırla edilen duaları eninde sonunda kabul eder. Fakat edepsizce ve sanki bu layık olduğun bir hakmış gibi, şımarık bir çocuk gibi yaklaşırsan o zaman Azamet ve Kibriya yüzünü görürsün Hakkın. O zaman ya delirirsin yada yok olursun.
- Öyleyse nasıl yaklaşmalıyım ?
- Bir ülkenin kraliçesine yaklaşmaya çalışan o ülkenin en çirkin ve fakir kölesi gibi edep ve yere değen tevazu ile. Öyleki o bak demeden bakmamalı, her ne derse aynen ve en güzel şekilde yapmak için uğraşmalı.
- Benimle alay mı edersin ey melek. Hiçbir kraliçe köle ile görüşür onu kendine layık bulur mu?
- Eğer o kalp sarayı o dünyada bir tek ise o sarayda yalnız bir köle varsa elbette Kraliçesi görüşmeyi seve seve ister. Ayrıca O kraliçe olduğuna göre onun dışında herkes kölesi sayılır. Öyleyse kendini aşağı görme bu şekilde ve ona erişmeyi ümit et. Bir baksana etrafına tüm köleler işte, dertte ve lakırdıda. Perdenin yanında ve bir melekle konuşan ve O2nun izniyle, kalpleri yönlendirmesiyle güzel yüzünün yolunu arayan kim?O adam meleğin rehberliğine girer ve basamakları adım adım çıkarak aslında Kraliçe’nin meleğe tarifi ve çağrısı ile o köleye yolları çıkarır, nice hediyelerde bulunup rütbeler verir.
1 Mayıs 2008 Perşembe
İLAHİ AŞKA ULAŞMANIN YOLU
aKalbe söz geçirmek mümkün mü, İlahi aşka kavuşturulmanın sırrı nedir?
Bir çok insan hayatta ki en büyük şansın gerçek aşkı bulup, sevip sevilmeyi başarmak olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat istediğimizi sevemeyiz, içimizde sanki başka biri vardır ve o size hiç sormadan dilediğini sever. İnsanlar bu ilginç duruma öyle alışmıştır ki; sanki kalp onların değilmiş gibi konuşurlar. Fakat işin sırrı başkadır. Kalpleri onlardan alınmıştır ve bir başkasının ellerine bırakılmıştır enerjiler aleminde. Yazının ilerleyen kısımlarında en değerli özelliğimiz olan kalbimiz ve sırlarını okuyacağız inşallah; onu yaratan Allah’ın dilinden ayetlerle.
Hepimizin zaman zaman şikâyeti olmuştur; aklımızın yattığını kalbimize kabul ettirememek. Bazen bir insanı hiçbir kusuru olmamasına ve bizlere iyilik yapmış olmasına rağmen istesekte sevemeyiz. Dürüstlüğün ve çalışkanlığın güzel olduğuna inanırız. Fakat nedense hep dürüst ve çalışkan olmakta zorlanırız. Küçük bahanelerin ve sıkıntıların arkasına gizlenerek… Kalbimizde bir ağrı olur bazen, içimiz daralır, para ve sağlık yerinde bile olsa mutlu olamayız. Herkes bize “Allah’tan kork herkes sana imreniyor” bile deseler, biz buhranlarımızdan çıkamayız. Depresyon batağına saplanmışızdır. Gök artık mavi yerine gri, hayat anlamsız bir oyalanmacadır.
Allah’a inanırız, dizlerimizi titreten bütün güzellikleri yarattığını ve dilediği kadar güzel ve muhteşem olabileceğini bilmemize rağmen kalbimiz belki O’na bile âşık olmaz. O ( kalbimiz ) başka şeylerin peşine düşer ve bizi aldatır.
Bazen sorarız “Sanki bu et parçası bize ait değil. O’nu kontrol etmenin bir yolu yok mu, bana eziyetten başka bir şey yapmıyor?”
Bu Hz İbrahim için bile kendi derecesi içinde geçerli bir durumdur;
(BAKARA suresi 260. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bir zamanlar İbrahim de: «Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Allah: «İnanmadın mı ki?» buyurdu. İbrahim: «İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.» dedi. Allah buyurdu ki: «Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.»
O aklen ve delilleriyle ibret alarak Allah’ın ne dilerse yapacağına kesin olarak inanmıştı elbette. Fakat kalbe söz geçmez ki, o kalpte aklı gibi iyice yatışsın istiyordu, çünkü iş kalpte bitiyordu, aklın dediğini kalp tam olarak tasdik etmedikçe bu iş olmuyordu… Pek çok kimseden duymuştum sohbetlerde; “Haklısın” diyorlardı “din konusunda, söylediklerin mantıklı, fakat kalbime hiç istek gelmiyor, içimden gelmiyor anlıyor musun?”
Tarihin hayretle baktığı ve imrendiği bir olay; muhacir ile Ensar’ın birden kardeş oluvermeleri ve evlerinde barındırıp kendilerinden çok sevmeleri; belki buna kendileri bile şaşıyorlardı. O şaşkınlığa düşüren kardeşlik aşkını anlatan yüzlerce hikaye vardır…
ÂLİ IMRÂN suresi 103. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
(ENFÂL suresi 63. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalblerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hakimdir.
Açıktır ki; hiçbir hidayetçi veya resul bir insanı iman ettirmeye, kalbini temizleyip yumuşatmaya dahi muktedir değildir. Hatta kendi kalpleri üzerinde dahi asla hakimiyet sahibi değillerdir. O Allah’ındır ve O’nu sımsıkı elinde tutar.
(ENFÂL suresi 24. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Herhalde anladık ki kalp bizim elimizde değil Allah O’nun hakkında ne dilerse O’nu dileyeceğiz. Fakat akıl diyor ki; “Ey Kul, bu kalp O’nu sevmeyecekse işe yaramaz bir et parçası değil mi, nankör ve bencil, kendine tapmış olan bu taşı söküp atman lazım içinden, haydi bir yolunu bul, O’nu aşk ateşine at yada bir doktoruna götür”
Fakat doktoru yalnız Allah. Resulü bile O’na hakim (ENFÂL suresi 63. ayet)
değil ki bütün insanlar iman etmedi.
Peki Allah’ı ikna etmenin bir yolu var mı? O kalbin gözlerini açıp, içinden pınarlar fışkırmasına şahit olmanın, coşku denizlerinden aşk girdaplarına akıp Hakka yol bulmanın”. Yoksa kuru bir ot gibi ölü mü kalacağız ilelebet? Hep güzel hikayelerle mi avunacağız. Efsanelere göz yaşı dökmektense, sevgilinin gizemli denizlerine yelken açmayacak mıyız?
(ENFÂL suresi 70. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: «Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.»
(RA'D suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.
İşte kalpleri yaratan ve O’nu kudret elide tutan Allah’ın kalpler için gösterdiği yol. Kalp zikri kalpleri Allah’a boyun eğdirir. O dilin oynamasına gerek olmayan ve kalbin hiç durmaksızın ve unutmaksızın sürekli Allah ismini tekrar ettiği bir zikir halidir. Mertebeleri vardır. Kişi aklını ve beynini her an Allah düşüncesi ve kelimesine, manasına, hissine konsantre etmeli, o zikri uykusuna bile kıldıktan sonra derinleşmeye çalışmalıdır. Zikrin bir manası da Kuran ‘dır; O’nu okumak, düşünmek ve araştırmaktır.
(KEHF suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
(ZÜMER suresi 22-23. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, kelamın en güzelini ikizli, ahenkli bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah'ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.
(CÂSİYE suresi 20. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bu (Kur'an) insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.
(TEĞÂBÜN suresi 11. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.
Ayrıca iman konusunda kalbimizi mutmain hale getirmemiz gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak vaat edilenler ve iman bahsini okuyabilirsiniz. Çünkü kalbi mutmain etmek ancak imanın kalbe yerleşmesinden sonra olur.
Allah imanı da hidayeti de kalbinde bir güzellik ve hayır bulduğu kimselere nasip eder. Uyuşmuş ve kendini beğenmiş kimselerden, olan iman bile silinir. Öyle ki neye inandığını kalbi unutur.
(ZUHRUF suresi 36. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
(ZUHRUF suresi 37. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
(ZUHRUF suresi 38. ayet)
Diyanet Açıklamalı
O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.
Allah insanı ilahi aşk ve zatını sonsuz istemek dışında başka hiçbir şey için yaratmamıştır. İnsanların kalp güzelleri O yüce İlahın sevgilileridir.
(ZÂRİYÂT suresi 56. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Dua en büyük ibadettir. Dua yürekten istemektir. İstemenin en şerefli hali Allah’ı istemektir.
TEKVÎR suresi 29. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
Öyleyse iman edenler, Allah’ı isteyen korkmasın. Çünkü Allah dilemedikçe siz bunu dileyemezdiniz. Allah bizlerin kalbini istemese ve aşkı arzulamasa bunu istememize asla izin vermezdi. O isteğini verdiği şeyi yarattı, yaratmayacağı şeye susuzluk da vermedi. Artık O’na inanan kendini unutarak O’na adanmalıdır. Sabredenler için perdeler çok incedir. Bu işin gerisi sırdır. Akıl sahibine bir söz yetmelidir.
Görüyoruz ki; insanlar dilediklerini dilemekten bile acizler. Kalpler hüküm altında. Çokları gıpta etse bile Allah’ı istemeyi gerçekleştiremeyecekler. O2nun zikrini terk ettikleri ve imana takipçi olmadıkları için şeytan ne isterse dünyada gördüklerinden onu isteyecektir. Göklerin ulviyeti ve gaybın sırlı sahibi, yıldızlara bakınca uçuşan perdeler… Oysa onların derdi yalnızca bu mide ne yer.
Kainatın en güzel ve güçlü kadını/erkeği bize mektup gönderse herhalde nasıl heyecanla okur, her kelimesine önem veririz. Allah elbette her şeyden yücedir. Öyleyse neden Kuran’ı göçzyaşlarıyla titreyerek, duygulanıp secdeler ederek okumuyoruz ? Yoksa O’nu alemlerin rabbinin göndediğine yürekten inanamadık mı? Yoksa o kitap bize değil de cinlere mi inmişti ? Her gün sayfalarca gazete ve ders kitabı okuyan bizler neden sevgilinin bize gönderdiği biricik ve mucizevi mektubu okumuyoruz. Ey nankör yüreğim, bedeninle birlikte en derin uçurumlardan yuvarlan yada bir an evvel kendine gel ve şu kısacık ve sıradan yaşamını anlamlı kılmak için, hayatını göklerde övülen, yüceler yücesinin yanında en sevilen olmak için bir çırpıda feda et artık gülümseyerek, kollarını inanca aç, kır Allah’ın izniyle şu zincirini.
Bir çok insan hayatta ki en büyük şansın gerçek aşkı bulup, sevip sevilmeyi başarmak olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat istediğimizi sevemeyiz, içimizde sanki başka biri vardır ve o size hiç sormadan dilediğini sever. İnsanlar bu ilginç duruma öyle alışmıştır ki; sanki kalp onların değilmiş gibi konuşurlar. Fakat işin sırrı başkadır. Kalpleri onlardan alınmıştır ve bir başkasının ellerine bırakılmıştır enerjiler aleminde. Yazının ilerleyen kısımlarında en değerli özelliğimiz olan kalbimiz ve sırlarını okuyacağız inşallah; onu yaratan Allah’ın dilinden ayetlerle.
Hepimizin zaman zaman şikâyeti olmuştur; aklımızın yattığını kalbimize kabul ettirememek. Bazen bir insanı hiçbir kusuru olmamasına ve bizlere iyilik yapmış olmasına rağmen istesekte sevemeyiz. Dürüstlüğün ve çalışkanlığın güzel olduğuna inanırız. Fakat nedense hep dürüst ve çalışkan olmakta zorlanırız. Küçük bahanelerin ve sıkıntıların arkasına gizlenerek… Kalbimizde bir ağrı olur bazen, içimiz daralır, para ve sağlık yerinde bile olsa mutlu olamayız. Herkes bize “Allah’tan kork herkes sana imreniyor” bile deseler, biz buhranlarımızdan çıkamayız. Depresyon batağına saplanmışızdır. Gök artık mavi yerine gri, hayat anlamsız bir oyalanmacadır.
Allah’a inanırız, dizlerimizi titreten bütün güzellikleri yarattığını ve dilediği kadar güzel ve muhteşem olabileceğini bilmemize rağmen kalbimiz belki O’na bile âşık olmaz. O ( kalbimiz ) başka şeylerin peşine düşer ve bizi aldatır.
Bazen sorarız “Sanki bu et parçası bize ait değil. O’nu kontrol etmenin bir yolu yok mu, bana eziyetten başka bir şey yapmıyor?”
Bu Hz İbrahim için bile kendi derecesi içinde geçerli bir durumdur;
(BAKARA suresi 260. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bir zamanlar İbrahim de: «Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Allah: «İnanmadın mı ki?» buyurdu. İbrahim: «İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.» dedi. Allah buyurdu ki: «Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.»
O aklen ve delilleriyle ibret alarak Allah’ın ne dilerse yapacağına kesin olarak inanmıştı elbette. Fakat kalbe söz geçmez ki, o kalpte aklı gibi iyice yatışsın istiyordu, çünkü iş kalpte bitiyordu, aklın dediğini kalp tam olarak tasdik etmedikçe bu iş olmuyordu… Pek çok kimseden duymuştum sohbetlerde; “Haklısın” diyorlardı “din konusunda, söylediklerin mantıklı, fakat kalbime hiç istek gelmiyor, içimden gelmiyor anlıyor musun?”
Tarihin hayretle baktığı ve imrendiği bir olay; muhacir ile Ensar’ın birden kardeş oluvermeleri ve evlerinde barındırıp kendilerinden çok sevmeleri; belki buna kendileri bile şaşıyorlardı. O şaşkınlığa düşüren kardeşlik aşkını anlatan yüzlerce hikaye vardır…
ÂLİ IMRÂN suresi 103. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
(ENFÂL suresi 63. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalblerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hakimdir.
Açıktır ki; hiçbir hidayetçi veya resul bir insanı iman ettirmeye, kalbini temizleyip yumuşatmaya dahi muktedir değildir. Hatta kendi kalpleri üzerinde dahi asla hakimiyet sahibi değillerdir. O Allah’ındır ve O’nu sımsıkı elinde tutar.
(ENFÂL suresi 24. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Herhalde anladık ki kalp bizim elimizde değil Allah O’nun hakkında ne dilerse O’nu dileyeceğiz. Fakat akıl diyor ki; “Ey Kul, bu kalp O’nu sevmeyecekse işe yaramaz bir et parçası değil mi, nankör ve bencil, kendine tapmış olan bu taşı söküp atman lazım içinden, haydi bir yolunu bul, O’nu aşk ateşine at yada bir doktoruna götür”
Fakat doktoru yalnız Allah. Resulü bile O’na hakim (ENFÂL suresi 63. ayet)
değil ki bütün insanlar iman etmedi.
Peki Allah’ı ikna etmenin bir yolu var mı? O kalbin gözlerini açıp, içinden pınarlar fışkırmasına şahit olmanın, coşku denizlerinden aşk girdaplarına akıp Hakka yol bulmanın”. Yoksa kuru bir ot gibi ölü mü kalacağız ilelebet? Hep güzel hikayelerle mi avunacağız. Efsanelere göz yaşı dökmektense, sevgilinin gizemli denizlerine yelken açmayacak mıyız?
(ENFÂL suresi 70. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: «Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.»
(RA'D suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.
İşte kalpleri yaratan ve O’nu kudret elide tutan Allah’ın kalpler için gösterdiği yol. Kalp zikri kalpleri Allah’a boyun eğdirir. O dilin oynamasına gerek olmayan ve kalbin hiç durmaksızın ve unutmaksızın sürekli Allah ismini tekrar ettiği bir zikir halidir. Mertebeleri vardır. Kişi aklını ve beynini her an Allah düşüncesi ve kelimesine, manasına, hissine konsantre etmeli, o zikri uykusuna bile kıldıktan sonra derinleşmeye çalışmalıdır. Zikrin bir manası da Kuran ‘dır; O’nu okumak, düşünmek ve araştırmaktır.
(KEHF suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
(ZÜMER suresi 22-23. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, kelamın en güzelini ikizli, ahenkli bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah'ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.
(CÂSİYE suresi 20. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bu (Kur'an) insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.
(TEĞÂBÜN suresi 11. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.
Ayrıca iman konusunda kalbimizi mutmain hale getirmemiz gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak vaat edilenler ve iman bahsini okuyabilirsiniz. Çünkü kalbi mutmain etmek ancak imanın kalbe yerleşmesinden sonra olur.
Allah imanı da hidayeti de kalbinde bir güzellik ve hayır bulduğu kimselere nasip eder. Uyuşmuş ve kendini beğenmiş kimselerden, olan iman bile silinir. Öyle ki neye inandığını kalbi unutur.
(ZUHRUF suresi 36. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
(ZUHRUF suresi 37. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
(ZUHRUF suresi 38. ayet)
Diyanet Açıklamalı
O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.
Allah insanı ilahi aşk ve zatını sonsuz istemek dışında başka hiçbir şey için yaratmamıştır. İnsanların kalp güzelleri O yüce İlahın sevgilileridir.
(ZÂRİYÂT suresi 56. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Dua en büyük ibadettir. Dua yürekten istemektir. İstemenin en şerefli hali Allah’ı istemektir.
TEKVÎR suresi 29. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
Öyleyse iman edenler, Allah’ı isteyen korkmasın. Çünkü Allah dilemedikçe siz bunu dileyemezdiniz. Allah bizlerin kalbini istemese ve aşkı arzulamasa bunu istememize asla izin vermezdi. O isteğini verdiği şeyi yarattı, yaratmayacağı şeye susuzluk da vermedi. Artık O’na inanan kendini unutarak O’na adanmalıdır. Sabredenler için perdeler çok incedir. Bu işin gerisi sırdır. Akıl sahibine bir söz yetmelidir.
Görüyoruz ki; insanlar dilediklerini dilemekten bile acizler. Kalpler hüküm altında. Çokları gıpta etse bile Allah’ı istemeyi gerçekleştiremeyecekler. O2nun zikrini terk ettikleri ve imana takipçi olmadıkları için şeytan ne isterse dünyada gördüklerinden onu isteyecektir. Göklerin ulviyeti ve gaybın sırlı sahibi, yıldızlara bakınca uçuşan perdeler… Oysa onların derdi yalnızca bu mide ne yer.
Kainatın en güzel ve güçlü kadını/erkeği bize mektup gönderse herhalde nasıl heyecanla okur, her kelimesine önem veririz. Allah elbette her şeyden yücedir. Öyleyse neden Kuran’ı göçzyaşlarıyla titreyerek, duygulanıp secdeler ederek okumuyoruz ? Yoksa O’nu alemlerin rabbinin göndediğine yürekten inanamadık mı? Yoksa o kitap bize değil de cinlere mi inmişti ? Her gün sayfalarca gazete ve ders kitabı okuyan bizler neden sevgilinin bize gönderdiği biricik ve mucizevi mektubu okumuyoruz. Ey nankör yüreğim, bedeninle birlikte en derin uçurumlardan yuvarlan yada bir an evvel kendine gel ve şu kısacık ve sıradan yaşamını anlamlı kılmak için, hayatını göklerde övülen, yüceler yücesinin yanında en sevilen olmak için bir çırpıda feda et artık gülümseyerek, kollarını inanca aç, kır Allah’ın izniyle şu zincirini.
Tanıtım Filmi ve Sosyal Medya Yönetimi için doğru Reklam Ajansı "Sosyal Ajansım"
http://www.sosyalajansim.com
Altın oran, kabe, Kutsal Gizemler gibi eserleriyle uluslararası üne sahip olan yönetmen Erdem Çetinkaya'nın sahibi olduğu Mivafilm ve SosyalAjansim sizin için mükemmel bir tanıtım stratejisi oluşturabilir.
REFERANSLARIMIZ
T.C. Milli Savunma Bakanlığı – TAI – TUSAŞ (Atak Helikopterleri)
T.C. Milli Kütüphane (Tanıtım Filmleri ve Kurumsal Kimlik…)
Ankara Yıldırım Beyazıt Devlet Üniversitesi Tanıtım Filmleri
Kanal İstanbul Projesi 2012 Tanıtımı – İnanlar İnşaat
Wild Dragon Energy Drink – Avusturya
Xibe Energy Drink – Almanya
ŞikayetVar .com / Termikel/ Atv / TRT ve daha niceleri
Dünyanın en çok izlenen İslam Belgeseli (Kutsal Gizemler I ve II)
ERIC ROBERTS-Sinema Filmi-Özel Efektleri(Westbrick Murders)
Kozmik Sır – Bilim Kurgu Sinema (Başlıyor) ve çok daha fazlası…
T.C. Milli Kütüphane (Tanıtım Filmleri ve Kurumsal Kimlik…)
Ankara Yıldırım Beyazıt Devlet Üniversitesi Tanıtım Filmleri
Kanal İstanbul Projesi 2012 Tanıtımı – İnanlar İnşaat
Wild Dragon Energy Drink – Avusturya
Xibe Energy Drink – Almanya
ŞikayetVar .com / Termikel/ Atv / TRT ve daha niceleri
Dünyanın en çok izlenen İslam Belgeseli (Kutsal Gizemler I ve II)
ERIC ROBERTS-Sinema Filmi-Özel Efektleri(Westbrick Murders)
Kozmik Sır – Bilim Kurgu Sinema (Başlıyor) ve çok daha fazlası…
Hangi kurallara göre yaşayacağını şaşırmak. Din mi? Toplum mu? Ahlak mı? Kişisel arzular mı? Devlet kanunları mı? Çoğu zaman birbiriyle çelişiyorlar.
17 ) Hangi kurallara göre yaşayacağını şaşırmak. Din mi? Toplum mu? Ahlak mı? Kişisel arzular mı? Devlet kanunları mı? Çoğu zaman birbiriyle çelişiyorlar. Birinin istediğini öteki istemiyor. Bu halde nasıl mutlu olabilirim?
İnsan toplum kuralları, yasalar, din ve ahlak kuralları, bedensel istekler, iş ortamı kuralları, ikili ilişkilerin kuralları vb pek çok kurala aynı anda uymaya çalışır. Bu yünüyle insan onlarca efendisi olan zavallı bir köle gibidir. Birini memnun etse ötekini darıltır, birinin dediğini yapsa ötekine karşı gelmiş olur.
Bu durum şu temsili hikayeye benzer.
Bir ruh karanlıklar içinde çıplak iken bir ses işitir her yandan gelen ve tüm benliğini saran;
- Ey sen, tüm kainatın en güzel eseri ve sevgili kulum. Seni övülen ve imrenilen olarak yarattım.Senin için yüzbinlerce ağzın iftirası göz yumdum, binlerce benliği kendime düşman ettim, hakikat hakkındaki cehaletlerine göz yumdum.
Haydi öyleyse göstermelisin ki kendindeki güzelliği ve asaleti vaadim yerini bulsun. Beni anla, bana sevgili ol, ben Alemlerin İlahı olan, seni ve herşeyi yoktan vareden Allah’ım. Seni göndereceğim yerden sana verdiğim nimetlerle bana düşman olma. O kıymetli ve sırlı kalple ki benzerini kimseye vermedim; onunla benden nefret etme ve sevgime karşı gaflete düşme. İsmimin yüceliğni kalbine ve diline yerleştirdim. Haydi onu şerefiyle taşı. Asla hıyanet etme.
İnsan dedi ki;
- O gidilecek yer neresi haydi göster bana ki sana layık olduğun gibi aşkımı göstereyim ve şanına yakışır şekilde hareket edeyim. Bu sonsuz lutfuna ve okyanuslardan büyük cömertliğine karşılık bir damla olsun vereyim zaman sonsuzluğundan. Zatın yanında şu küçük nokta bile olmayan ben, siliniversin varlık diyarından, sen iste yeter ki, efendim sesin sen.
O ses;
- O yer dünya’dır. Orada iki yardımcın vardır. Yemeğin ağzına tutulacak, can pahasına korunacak, yumuşak tahtlarda gezdirilecek ve güzel bir eğitimden geçeceksin. Sana doğru ile yanlışı öğreteceğim ve kalbine yerleştirdiklerimi hatırlatacağım. Sen benim ismimi duyacaksın.
Denilenler aynen gerçekleşir ve Allah’ın kalbine yazdığı emirlerin aynısı kendisine tekrar edilerek yetiştirilir. Artık hayata hazır olarak yola düşer;
Çölde çeşitli ihtiyaçlarını tedarik için üzgün ve bitap bir halde dolaşırken yer yarılır ve içinden adı “toplum” olan büyük bir dev çıkar. O adama derki;
- Haydi bana itaat et, ne dersem aynen yap, senin efendin benim. Eğer bana tapmazsan seni arkadaşsın, kimsesiz ve alay edilip horlanmış birisi haline getiririm. Eğer benim kulum kölem olursan “sana aferim diyecekler, konuşmak isteyenler olacak, can sıkıntın gidecek, ayıplanmayacaksın” Ama bunlarda kesin değildir.
O an adı nefs (benlik) olan bir dev daha çıkar diğer taraftan ve der ki;
- Haydi bana tap, ne istersem yap ve beni efendin edin. Yoksa sana dayanılmaz acılar çektiririm, seni delirtir ve yoldan çıkarırım. Eğer yaparsan kısa süreli bir rahatlama veriririm. Ama bu da kesin değildir seni ölene kadar bir çok konuda aç bırakabilirim. Her halukarda bana uymak zorundasın.Az sonra bir ağaç yarılıp içinden bir dev daha çıkar adı “para” olan. Der ki;
- Ben ne dersem yap, benim için sabahtan akşama kadar çalış, diline beni dolayıp zikret ve benim için eğil. Eğer bunları yapmazsan seni aç ve fakir bırakırım. Herkese muhtaç edip yalvartırım. Eğer yaparsan; o zaman belki sana az bir miktar veririm ve seni rahatlatırım. Ben çok az köleme karşı cömert davranırım. Onlar da diğer devlerin hışmına zaman zaman uğrarlar.
O an gökten akıl isimli bir melek iner elinde bilgeliğin kitabı ile. Korkup, tüm bildiklerini unutmuş, zavallı adama der ki;
- Sakin ol, seni sahipsiz bırakmadık. Sana açıklayacağız; toplum devi nankördür. Ona hemen herkes taptığı halde sadece birkaç kişiyi alkışlar ve güzel sözler söyler. O kimselerde kısa sürede unutulur yada yine aynı dev tarafından iftiralarla karalamalarla slinip atılır. O bir eliyle sevse öbür eliyle mutlaka döver.
Nefs ( benlik ) devi kördür. Zevk veren herşeye sonu bela mı kaza mı felaket mi demeden saldırır. Onun her dediğini yapan ve tapan hiç kimse yoktur ki kısa ve küçük bir mutluluğun ardından ölmesin yada perişan olmasın. O en zararlı ve tehditkar olandır. O diz çökene kadar savaş bu durumda tüm felaketlerden ve körlükten emin olursun. Para devi hemen herkesi kölesi ve kulu yapmıştır. Ama çok paraya sahip olan yalnız binde birdir. O cimri ve pintidir. Seni zayıf gördükçe pis işler yaptırır. O parayı çok az kişiye verdiği gibi mutluluğu da parayı verdiklerinin çoğundan alır. Sen zevk yaşamak için koşarsın ama onun kölesi olmaktan zevke zaman ve ruh kalmaz.
Sonuç olarak para devini memnun etmeye çalışsan nefs devi çalışmayı sevmediği ve para devi her derdini çözemediği için mutsuz olur, öfkelenir. Toplum devi ise para devinin uşağıdır. Fakat zengin cimdiridir. Uşağını kendine gizli düşman eder.
Nefs devine tapsan; toplum seni azgınlıkla suçlar, kanunlar seni hapseder ve paran uçup gider. Toplum devi ise senin hiçbir ihtiyacını karşılamadığı gibi nefs devi ile hiç anlaşamaz ve birinin sevdiğini öteki sevmez. Para devininse umurunda olmaz toplum devi seni sevmiş mi anlamaz.
Melek bu sözleri söyler söylemez her devin ağzından dökülen binlerce canlı saldırır. Kadınlar, erkekler, polisler, patronlar, bilimadamları, kişisel gelişimciler, doktorlar iyi giyimli arkadaşlar…
Melek der ki;
- Seni koruyacağız, bunlar o devlerin askerleridir. Ayaklarını sabit tut. Sen ancak doğruyu yapmakla görevlisin. Mutluluk kendine muhtaç olanı esir eder. Kim ise yapması gerekli olanı, doğru olanı yaparsa mutluluk ona köle olur. O dilerse yaptıklarıyla mutlu olur dilerse onu bir kenara atar ve ilgilenmez.
Sana doğru ile yanlışı bildirdik. Hani Allah senden söz almıştı; sen yalnız efendini Allah edinecektin. Çünkü seni o yaratmış ve sana karşılık beklemeyen yardımcılar vermiş, seni eğitmişti. Sana ilahi sözler olduğu apaçık belli olan mucizeler dolu Kuran’ı göstermiş, doğaüstü işaretleri olan peygamberlerle seni uyarmış ve kalbine uluhiyeti ilham etmişti. Haydi seçimini yap öyleyse;
O insan;
- Allah’ı efendi, kanun koyucu ve ilah edinirsem ne kazanırım, yapmazsan ne kaybederim?
Melek ;
- Eğer Allah’ın kulu olursan tüm ihtyiaçların en az yeterli miktarda karşılanacak ve şu ölümlü devlerin şerrinden emin kılınacaksın. Onları dize getirene kadar biraz sabret biz sana yardımcı olacağız. Bu durumda bu dünya da mutluluk ve ilahi aşk senin olacak. Öteki alemin ise sevgilyle aşk ve gerçek nimetler yurdunun krallığı olacak. Eğer bunlara taparsan, onların insafına teslim olacaksın. Sana ne diler iseler yapacaklar. Öldüğünde seninle alay edecekler ve sen karanlıkların ellerine düşeceksin. Her yanı ateş olan enerji evreninde kendine ait yere çekilip çılgın bir ateşte enerji bedenin büzüşecek. Sen faydası olmayan bir ipe tutunmuş olacaksın. Öyleki sonu mutlaka uçuruma düşüş olan, kopmak üzere olan bir ipe sarılmış bulunacaksın. Çünkü o devler ölümle yok olur ve muhtaçtırlar.
Adam der ki;
- Bugüne dek benim her ihtiyacımı düşünen ve beni yaratan Allah en güçlü ve sonsuz olandır. Şu ömrün şu devlerin ayakların altında ezilmekle son bulacak bile olsa dönüş ona olduktan sonra “bu ne güzel sondur”. Ama o bana iki dünya da da merhamet ederse tüm devler önümde diz çöker ve galibiyet daim olarak bizim olur.
Melek;
- Allah sana nefs devine olan zaferini müjdeledi. O terbiye olup senin sevdiğini sevecek. Allah doğru ve güzel olanı ona kolaylaştıracak. Onu akıllı ve yardımcı bir köle gibi bulacaksın. Allah herşeyin rabbidir.Allah toplum devinin bir kolunu senin yardımına verecek. Seni destek ile müjdeledi. Sana dostlar ve kardeşler verecek. Öyle ki onlar kendilerinden çok seni sevecekler.Allah para devinden bir parçayı koparıp sana verecek. Seni aç ve susuz koymayacak. Fazladan da verecek. Fakat bu dünya sınav dünyası, senin savaşmanı ve şerefini göstermen için o devlerin canını hiç almayacak. Sen dilersen onlara efendi ol, dilersen kölesi ol. Kurtuluş herşeye gücü yeten ve herşeyi yoktan var edenin ellerindedir.
İnsan toplum kuralları, yasalar, din ve ahlak kuralları, bedensel istekler, iş ortamı kuralları, ikili ilişkilerin kuralları vb pek çok kurala aynı anda uymaya çalışır. Bu yünüyle insan onlarca efendisi olan zavallı bir köle gibidir. Birini memnun etse ötekini darıltır, birinin dediğini yapsa ötekine karşı gelmiş olur.
Bu durum şu temsili hikayeye benzer.
Bir ruh karanlıklar içinde çıplak iken bir ses işitir her yandan gelen ve tüm benliğini saran;
- Ey sen, tüm kainatın en güzel eseri ve sevgili kulum. Seni övülen ve imrenilen olarak yarattım.Senin için yüzbinlerce ağzın iftirası göz yumdum, binlerce benliği kendime düşman ettim, hakikat hakkındaki cehaletlerine göz yumdum.
Haydi öyleyse göstermelisin ki kendindeki güzelliği ve asaleti vaadim yerini bulsun. Beni anla, bana sevgili ol, ben Alemlerin İlahı olan, seni ve herşeyi yoktan vareden Allah’ım. Seni göndereceğim yerden sana verdiğim nimetlerle bana düşman olma. O kıymetli ve sırlı kalple ki benzerini kimseye vermedim; onunla benden nefret etme ve sevgime karşı gaflete düşme. İsmimin yüceliğni kalbine ve diline yerleştirdim. Haydi onu şerefiyle taşı. Asla hıyanet etme.
İnsan dedi ki;
- O gidilecek yer neresi haydi göster bana ki sana layık olduğun gibi aşkımı göstereyim ve şanına yakışır şekilde hareket edeyim. Bu sonsuz lutfuna ve okyanuslardan büyük cömertliğine karşılık bir damla olsun vereyim zaman sonsuzluğundan. Zatın yanında şu küçük nokta bile olmayan ben, siliniversin varlık diyarından, sen iste yeter ki, efendim sesin sen.
O ses;
- O yer dünya’dır. Orada iki yardımcın vardır. Yemeğin ağzına tutulacak, can pahasına korunacak, yumuşak tahtlarda gezdirilecek ve güzel bir eğitimden geçeceksin. Sana doğru ile yanlışı öğreteceğim ve kalbine yerleştirdiklerimi hatırlatacağım. Sen benim ismimi duyacaksın.
Denilenler aynen gerçekleşir ve Allah’ın kalbine yazdığı emirlerin aynısı kendisine tekrar edilerek yetiştirilir. Artık hayata hazır olarak yola düşer;
Çölde çeşitli ihtiyaçlarını tedarik için üzgün ve bitap bir halde dolaşırken yer yarılır ve içinden adı “toplum” olan büyük bir dev çıkar. O adama derki;
- Haydi bana itaat et, ne dersem aynen yap, senin efendin benim. Eğer bana tapmazsan seni arkadaşsın, kimsesiz ve alay edilip horlanmış birisi haline getiririm. Eğer benim kulum kölem olursan “sana aferim diyecekler, konuşmak isteyenler olacak, can sıkıntın gidecek, ayıplanmayacaksın” Ama bunlarda kesin değildir.
O an adı nefs (benlik) olan bir dev daha çıkar diğer taraftan ve der ki;
- Haydi bana tap, ne istersem yap ve beni efendin edin. Yoksa sana dayanılmaz acılar çektiririm, seni delirtir ve yoldan çıkarırım. Eğer yaparsan kısa süreli bir rahatlama veriririm. Ama bu da kesin değildir seni ölene kadar bir çok konuda aç bırakabilirim. Her halukarda bana uymak zorundasın.Az sonra bir ağaç yarılıp içinden bir dev daha çıkar adı “para” olan. Der ki;
- Ben ne dersem yap, benim için sabahtan akşama kadar çalış, diline beni dolayıp zikret ve benim için eğil. Eğer bunları yapmazsan seni aç ve fakir bırakırım. Herkese muhtaç edip yalvartırım. Eğer yaparsan; o zaman belki sana az bir miktar veririm ve seni rahatlatırım. Ben çok az köleme karşı cömert davranırım. Onlar da diğer devlerin hışmına zaman zaman uğrarlar.
O an gökten akıl isimli bir melek iner elinde bilgeliğin kitabı ile. Korkup, tüm bildiklerini unutmuş, zavallı adama der ki;
- Sakin ol, seni sahipsiz bırakmadık. Sana açıklayacağız; toplum devi nankördür. Ona hemen herkes taptığı halde sadece birkaç kişiyi alkışlar ve güzel sözler söyler. O kimselerde kısa sürede unutulur yada yine aynı dev tarafından iftiralarla karalamalarla slinip atılır. O bir eliyle sevse öbür eliyle mutlaka döver.
Nefs ( benlik ) devi kördür. Zevk veren herşeye sonu bela mı kaza mı felaket mi demeden saldırır. Onun her dediğini yapan ve tapan hiç kimse yoktur ki kısa ve küçük bir mutluluğun ardından ölmesin yada perişan olmasın. O en zararlı ve tehditkar olandır. O diz çökene kadar savaş bu durumda tüm felaketlerden ve körlükten emin olursun. Para devi hemen herkesi kölesi ve kulu yapmıştır. Ama çok paraya sahip olan yalnız binde birdir. O cimri ve pintidir. Seni zayıf gördükçe pis işler yaptırır. O parayı çok az kişiye verdiği gibi mutluluğu da parayı verdiklerinin çoğundan alır. Sen zevk yaşamak için koşarsın ama onun kölesi olmaktan zevke zaman ve ruh kalmaz.
Sonuç olarak para devini memnun etmeye çalışsan nefs devi çalışmayı sevmediği ve para devi her derdini çözemediği için mutsuz olur, öfkelenir. Toplum devi ise para devinin uşağıdır. Fakat zengin cimdiridir. Uşağını kendine gizli düşman eder.
Nefs devine tapsan; toplum seni azgınlıkla suçlar, kanunlar seni hapseder ve paran uçup gider. Toplum devi ise senin hiçbir ihtiyacını karşılamadığı gibi nefs devi ile hiç anlaşamaz ve birinin sevdiğini öteki sevmez. Para devininse umurunda olmaz toplum devi seni sevmiş mi anlamaz.
Melek bu sözleri söyler söylemez her devin ağzından dökülen binlerce canlı saldırır. Kadınlar, erkekler, polisler, patronlar, bilimadamları, kişisel gelişimciler, doktorlar iyi giyimli arkadaşlar…
Melek der ki;
- Seni koruyacağız, bunlar o devlerin askerleridir. Ayaklarını sabit tut. Sen ancak doğruyu yapmakla görevlisin. Mutluluk kendine muhtaç olanı esir eder. Kim ise yapması gerekli olanı, doğru olanı yaparsa mutluluk ona köle olur. O dilerse yaptıklarıyla mutlu olur dilerse onu bir kenara atar ve ilgilenmez.
Sana doğru ile yanlışı bildirdik. Hani Allah senden söz almıştı; sen yalnız efendini Allah edinecektin. Çünkü seni o yaratmış ve sana karşılık beklemeyen yardımcılar vermiş, seni eğitmişti. Sana ilahi sözler olduğu apaçık belli olan mucizeler dolu Kuran’ı göstermiş, doğaüstü işaretleri olan peygamberlerle seni uyarmış ve kalbine uluhiyeti ilham etmişti. Haydi seçimini yap öyleyse;
O insan;
- Allah’ı efendi, kanun koyucu ve ilah edinirsem ne kazanırım, yapmazsan ne kaybederim?
Melek ;
- Eğer Allah’ın kulu olursan tüm ihtyiaçların en az yeterli miktarda karşılanacak ve şu ölümlü devlerin şerrinden emin kılınacaksın. Onları dize getirene kadar biraz sabret biz sana yardımcı olacağız. Bu durumda bu dünya da mutluluk ve ilahi aşk senin olacak. Öteki alemin ise sevgilyle aşk ve gerçek nimetler yurdunun krallığı olacak. Eğer bunlara taparsan, onların insafına teslim olacaksın. Sana ne diler iseler yapacaklar. Öldüğünde seninle alay edecekler ve sen karanlıkların ellerine düşeceksin. Her yanı ateş olan enerji evreninde kendine ait yere çekilip çılgın bir ateşte enerji bedenin büzüşecek. Sen faydası olmayan bir ipe tutunmuş olacaksın. Öyleki sonu mutlaka uçuruma düşüş olan, kopmak üzere olan bir ipe sarılmış bulunacaksın. Çünkü o devler ölümle yok olur ve muhtaçtırlar.
Adam der ki;
- Bugüne dek benim her ihtiyacımı düşünen ve beni yaratan Allah en güçlü ve sonsuz olandır. Şu ömrün şu devlerin ayakların altında ezilmekle son bulacak bile olsa dönüş ona olduktan sonra “bu ne güzel sondur”. Ama o bana iki dünya da da merhamet ederse tüm devler önümde diz çöker ve galibiyet daim olarak bizim olur.
Melek;
- Allah sana nefs devine olan zaferini müjdeledi. O terbiye olup senin sevdiğini sevecek. Allah doğru ve güzel olanı ona kolaylaştıracak. Onu akıllı ve yardımcı bir köle gibi bulacaksın. Allah herşeyin rabbidir.Allah toplum devinin bir kolunu senin yardımına verecek. Seni destek ile müjdeledi. Sana dostlar ve kardeşler verecek. Öyle ki onlar kendilerinden çok seni sevecekler.Allah para devinden bir parçayı koparıp sana verecek. Seni aç ve susuz koymayacak. Fazladan da verecek. Fakat bu dünya sınav dünyası, senin savaşmanı ve şerefini göstermen için o devlerin canını hiç almayacak. Sen dilersen onlara efendi ol, dilersen kölesi ol. Kurtuluş herşeye gücü yeten ve herşeyi yoktan var edenin ellerindedir.
ZENGİNLER ŞANSLI MI? YOKSA TAM TERSİMİ?
15 ) Ben fakir ve imkanları az olan biriyim, çok akıllı ve kültürlüde sayılmam, zor bi hayatım oldu. Fakat bazı insanlar görüyorum hem zengin hem kültürlü ve akıllılar. İyilik ve hayırda yapıyorlar. Onlar ahiret konusunda benden şanslı dğeiller mi? Ben bir iyilik yapsam bir kişiye o bir iyilik yapsa bin kişiye ve duaya ulaşıyor.
Zenginde eden fakirde eden Allah’tır. Bizler samimiyetimiz ölçüsünde sorumluyuz. Bir padişah şuraya bir cami yapın diye emir verse devlet hazinesinden elini kaldırıken harcadığı enerji kadar iyilik yapmış olur. Fakat o inşaatta akşama kadar bir ücret beklemeden ter döken adam o iyilikte asıl pay sahibidir. İyilikler niyetlere göre ölçülür bunu yanısıra. En güzel olana niyet etmekde parayla dğeil ya. Herkes kendi imkanı ölçüsünde karınca misali O ateşi söndürmek için su taşıyabilir. Allah katında ölmekten korkan ve çadırında oturan bir padişah zulm işleyen ülkeleri fethederek islamı yaysa bile, savaş alanında yaralı toplayan yada ayakkabı tamir eden bir neferden şerefli değildir.
Tüneller kazılcak olsa halktan her insan kazma ve kürekle gelse ve kendi tünelinin sonuna gelmeden hepsi ölse. O inşaatın sahibi gelip baksa herkes değişik ve çok mesafeler gitmiş fakat birisi ancak birkaç adım. Bir eğilip baksa ve görse ki o az ilerlemiş tünelin sonuna; ayakları olmayan bir adam sürünerek gelmiş ve bir eliyle duvardan destek alıp bir eliyle vurmaya çalışmış, “ben ne yaparım” demeden, “çağrıldım bu davete öyleyse elimden ne gelirse yaparım” demiş. Ona herkesten çok ve kat at ücret verirniz denilir, her merhametli ve zengin Sultan gibi hediye ve rütbelere boğulur o azimli kişi. Sizlerde görüyorsunuz televizyonlarda, eli olmayan bir adam ayaklarıyla yazı yazsa; aslında çok sıradan ve az bir iş olan yazı yazmak, herkesi hayran bırakıp göz yaşartan büyük bir işe dönüşüyor. Siz de sonucu Allah’tan bekleyerek yalnız Allah için zorda olsa elinizden geleni yapın. Muvaffakiyet Allah’tandır. Olmasa bile niyetten ötürü olmuş gibi sizi karşılar.
Zenginde eden fakirde eden Allah’tır. Bizler samimiyetimiz ölçüsünde sorumluyuz. Bir padişah şuraya bir cami yapın diye emir verse devlet hazinesinden elini kaldırıken harcadığı enerji kadar iyilik yapmış olur. Fakat o inşaatta akşama kadar bir ücret beklemeden ter döken adam o iyilikte asıl pay sahibidir. İyilikler niyetlere göre ölçülür bunu yanısıra. En güzel olana niyet etmekde parayla dğeil ya. Herkes kendi imkanı ölçüsünde karınca misali O ateşi söndürmek için su taşıyabilir. Allah katında ölmekten korkan ve çadırında oturan bir padişah zulm işleyen ülkeleri fethederek islamı yaysa bile, savaş alanında yaralı toplayan yada ayakkabı tamir eden bir neferden şerefli değildir.
Tüneller kazılcak olsa halktan her insan kazma ve kürekle gelse ve kendi tünelinin sonuna gelmeden hepsi ölse. O inşaatın sahibi gelip baksa herkes değişik ve çok mesafeler gitmiş fakat birisi ancak birkaç adım. Bir eğilip baksa ve görse ki o az ilerlemiş tünelin sonuna; ayakları olmayan bir adam sürünerek gelmiş ve bir eliyle duvardan destek alıp bir eliyle vurmaya çalışmış, “ben ne yaparım” demeden, “çağrıldım bu davete öyleyse elimden ne gelirse yaparım” demiş. Ona herkesten çok ve kat at ücret verirniz denilir, her merhametli ve zengin Sultan gibi hediye ve rütbelere boğulur o azimli kişi. Sizlerde görüyorsunuz televizyonlarda, eli olmayan bir adam ayaklarıyla yazı yazsa; aslında çok sıradan ve az bir iş olan yazı yazmak, herkesi hayran bırakıp göz yaşartan büyük bir işe dönüşüyor. Siz de sonucu Allah’tan bekleyerek yalnız Allah için zorda olsa elinizden geleni yapın. Muvaffakiyet Allah’tandır. Olmasa bile niyetten ötürü olmuş gibi sizi karşılar.
DULARINIZ KABUL OLMUYOR MU?
14 ) Ben dua ediyorum ama kabul edilmiyor sanırım. Çok istediğim bazı şeyler verilmiyor. Hâlbuki Allah dua edin kabul edeyim diyor. Bu durumu açıklar mısınız?
Bir çocuk düşünün babası onu sırtından gezdirmektedir. O çocuk bazen elini prize sokmak ister, bazen kötü arkadaşların yanına gitmek ister, bazen uçurumun kenarında oynamak ister vs. Babası hep engeller, çocuğun ağlamarına da aldırmaz. Çok ısrar eder çocuk tepinirse onu uyarmak için kulağını hafifçe çeker.
Bir insan düşününki açlıktan ve susuzluktan neredeyse ölecektir ıssız bir çölde. Baygın şekilde yürürken O da ne? Bir çağlayan ki iki dağı arasından dev bir deniz akıyor. Tüm hayvanlar ve canlılar o çağlayanın dökülüp uzanan kollarından susuzluğunu gideriyor ve yinede bu çağlayanda bir eksilme olmuyor. Adeta binlerce ülke halkının susuzluğunu bir saniyelik debisi ile giderecek gibi azametli ve eşi görülmemiş. Siz hemen koşsanız engin kıyısına susuzluğunuzu gidermek için elinize küçük bir kap alıp…
Bir baksanız ki önünde kılıcıyla bir padişahın askerleri ve ve gizli örtüsü içinde Sultan durmakta.
Deseniz ki; “Nolur ey askerler bana şu sudan bir yudum verin, ciğerim yandı”
Askerler; “bu suyu buraya getiren ve yerden çıkaran Sultan’dır. O’na bir sormak lazım.Biz sana çok acıdık ve vermeyi çok isteriz dilediğin kadar. Fakat O’nun izni lazımdır ”
O askerler sultana sorsalar ve dense ki “O’nu çöllere geri çevirin, susuz bırakın”. O zaman o Sultan dünyanın en zalimi, en cimrisi ve merhametisi olmaz mı? Bir insan bile taş kalbiyle derken” ne kadar dilerseniz alın sonsuz nasılsa vermekle bitme bu, hem bizi de sever şükredersiniz belki” derken; herşeyin en merhametlisi olarak bilinen o zengin Sultan nasıl böyle bir şey der?
Görüyoruz ki; Allah herşeyden ve herkesten merhametli. Demek ki vermiyorsa bir nedeni var. O zalim olsa idi haşa, tüm canlılar telef olurdu ve hiç kimse doyup mutlu olamazdı. İki dünyada da rezillik ve acı bize kader olurdu. Fakat durum çok farklı inş. Demek ki O Sultan merhametli olmasına rağmen yine merhametinden ötürü vermiyor. Peki nasıl olur bu?
Şöyle ki; bu dünyada yetecek kadar suya şükreden her insan ahirette sonsuz denizlerin sahibi olur. Bunun için de hem bu dünyada susuz kalmaya gerek yoktur. Sadece yaşamaya yetecek kadar suya şükretmek, fazladan gelen suyu ise belli miktarda susuzlara vermekle insan sonsuz denizlerin sahibi olur. Sultan vaad eder askerleriyle; “O susuz kalmış kimseye yetecek kadar veya biraz daha fazla veriniz, daha fazlasına benim için razı olsun, ilerisi için O’na sonsuz denizleri müjdeleyin. Eğer bana veya size inanmazsa bu iyiliğe aracı olmanıza rağmen O zaman fazlasını verin ama deyin ki; ilerisi için inandığı bir ilah arasın kendine ve çöllerde sahipsiz kalsın”. Askerler sorsalar Sultan’a “Ey sultanımız bilgeliğin büyüktür, merhametinle tüm canlıları ve nimetlerini bolca yarattın, şu garibe her ik dünya da da bolca versen nolurdu” deseler haşa.
O der ki Allahul Alem
“Ben O’nun bana sevgisini ve inancını deniyorum. Sizin bilmediklerinizi bilirim. O az suyu alıp geri dönecek ve şu köşeyi dönmeden ben ismi azrail olan sevgili elçimi göndereceğim O’nu bir taht üstünden getirteceğim göklere kanat açarak. Perdeyi açacağım ve diyeceğim ki;
“ey kalbini güzel yola çeviren, Rabbine güvenen insan, sen benden biraz su istemiştin fakat ben sana eksiltip vermiştim ancak yetecek kadar yada az fazlası, onun içine birkaç saman çöpüde ekletmiştim. Hiç anlamamışmıydın ben herşeye Kadirim ve kullarıma karşı çok merhametliyim. Sana bana inanıp güzel habere sevinmen ve şükretmen karşılığında yeni bir hayat…Haydi kanatlarını çırp senin için yaratılan sonsuz nimetler denizine, onları ne göz gördün ne kulak işitti. Eğer güç vermesek onlara bakanlar heyecandan titreyerek ölürdü. Her canlıya kabına göre merhamet verdim. Ben ki alemleri kudret elinde tutan Yüce Allah’ım benim merhametimde kendi şanımca ve sonsuz gücüme yakışandır”
Biz o su arayan insan olarak bu sözleri duyunca ne diyeceğimizi şaşırırız. Ağlayarak ve zorlukla ağzımızdan şu cümleler dökülür “Ey tarifi mümkün olmayan yüce sıfatların sahibi Sultanım; hiç kimsenin ilmine yaklaşamayacağı alemlerin tek ilahı, her nimeti aynı topraktan farklı güzellikte çıkarmaya güç yetiren, bana yazıklar olsun ki, o azıcık suyun peşine düşmüştüm de neden fazlasını vermiyor hemence diye düşünmüştüm, eğer bu günün büyüklüğünü bilsem o suyu derhal denizine geri dökerdim ve yalnız aşkın diye diye ağlardım. Aklımı suyun geri kalanında bırakmazdım. Kanım da sahip olduklarımda şu denizine aksaydı da ben huzuruna tertemiz gelseydim, sana adaklar adayıp, kurbanlar kesseydim ve isminden ilahiler yapsaydım. Benim inancıma karşılık sonsuzluk verene hamd olsun, lakin ben sizden bir şey daha isteyeceğim affınıza sığınarak ve hakkım olmayarak, lütfen izin verin Sultanım”
“Söyle kulum”
“Ben ikinci kez hırsıma yenik düşmüş olmak istemem, sen sırlar öğretensin, ben cennet adını verdiğiğin sonsuzluk yurdunu isteyenlere hibe etsem senin izninle ve yanında kalıp samimiyetinizi ve sevginizi talep etsem, hizmetinizde bulunam şerefini verseniz ? Bu bana herşeyden daha sevgilidir. Bana lütfen affınızı ve kabulunuzu bildirin Sultanım”
“Ben beni tercih edeni, başka hiçbir şeye tercih etmem. Senin bana sevgin benim sana sevgimin, senin beni istemen, benim sana olan arzumun küçük bir yansımasıdır. Ben dilemedikçe kullarım dileyemez. Öyleyse haydi gir içeri, soyunarak tüm benliğinden aç o sırlı perdeleri”
Bu sözleri dünyada iken söylemek lazımdır. İnsan olarak bilmeliyiz ki; malın fazlası vakti alır Allah’ ı için için ağlaya ağlaya almaya engel olur, çünkü sahte bir güven verir, kalp latılaşır. Lafın fazlası Allah zikrine mani olur, malın zikrini getirir. O sultana ve mucize göstermiş elçilerine inanmayan “hayır ben ilerde bişey istemiyorum şu kovayı doldurun çabuk, ben sizinle uğraşamam size güvenenlerde değilim” diyen kişi belki o kovayı alıp gidebilir. Ama Ölümle birlikte o kova devrilecek içinde ne kadar su olursa olsun boşa gidecek, içinde güneşin olmadığı bir dünyada yalnız kalacak ve leş arayan yırtıcıların, o dünyanın gözü kör sakinlerinin merhametinden merhamet dilenecek. O’na diyecekler ki; sen O tek ilahı beğenmemiştin, bugün başka bir Rab ara kendine seni kurtarması için, sahip olduklarını çağır diyecek”
(BAKARA suresi 200-202. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.
Diyanet Açıklamalı
Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.
Diyanet Açıklamalı
İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.
Fakat Allah öyle merhametlidir ki; o kovayla hayat isimli yolun virajını dönene kadar o cahilin arkasından onlarca elçi yüzlerce uyarıcı gönderir, binlerce merhamet mektubu yazılır. Kuşlar seherleri çığlıklarıyla, güneş her sabah ışıklarıyla, yıldızlar süsleriyle O’na bir sahibimiz ve yaratıcımız var, biz kendi kendimizi üretebilecek zekaya da yeteneğe de sahip değiliz. Sende haydi bizler gibi yönünü O’na çevir ve O’nu seyreyle, zikret” derler.
Fakat çalışması, ilmi ve zenginliği Allah yolunda olanın hali ne güzeldir. Dünya işi O’nu Allah’ı anmaktan gafil kılmaz ve bir ibadete dönüşür her fiili.
Kumar, içki, boş laf, zina, faiz ve aşırı eğlence, israf zenginlerde daha çoktur. Kime zenginlik verilirse gevşer.
Bir çocuk düşünün babası onu sırtından gezdirmektedir. O çocuk bazen elini prize sokmak ister, bazen kötü arkadaşların yanına gitmek ister, bazen uçurumun kenarında oynamak ister vs. Babası hep engeller, çocuğun ağlamarına da aldırmaz. Çok ısrar eder çocuk tepinirse onu uyarmak için kulağını hafifçe çeker.
Bir insan düşününki açlıktan ve susuzluktan neredeyse ölecektir ıssız bir çölde. Baygın şekilde yürürken O da ne? Bir çağlayan ki iki dağı arasından dev bir deniz akıyor. Tüm hayvanlar ve canlılar o çağlayanın dökülüp uzanan kollarından susuzluğunu gideriyor ve yinede bu çağlayanda bir eksilme olmuyor. Adeta binlerce ülke halkının susuzluğunu bir saniyelik debisi ile giderecek gibi azametli ve eşi görülmemiş. Siz hemen koşsanız engin kıyısına susuzluğunuzu gidermek için elinize küçük bir kap alıp…
Bir baksanız ki önünde kılıcıyla bir padişahın askerleri ve ve gizli örtüsü içinde Sultan durmakta.
Deseniz ki; “Nolur ey askerler bana şu sudan bir yudum verin, ciğerim yandı”
Askerler; “bu suyu buraya getiren ve yerden çıkaran Sultan’dır. O’na bir sormak lazım.Biz sana çok acıdık ve vermeyi çok isteriz dilediğin kadar. Fakat O’nun izni lazımdır ”
O askerler sultana sorsalar ve dense ki “O’nu çöllere geri çevirin, susuz bırakın”. O zaman o Sultan dünyanın en zalimi, en cimrisi ve merhametisi olmaz mı? Bir insan bile taş kalbiyle derken” ne kadar dilerseniz alın sonsuz nasılsa vermekle bitme bu, hem bizi de sever şükredersiniz belki” derken; herşeyin en merhametlisi olarak bilinen o zengin Sultan nasıl böyle bir şey der?
Görüyoruz ki; Allah herşeyden ve herkesten merhametli. Demek ki vermiyorsa bir nedeni var. O zalim olsa idi haşa, tüm canlılar telef olurdu ve hiç kimse doyup mutlu olamazdı. İki dünyada da rezillik ve acı bize kader olurdu. Fakat durum çok farklı inş. Demek ki O Sultan merhametli olmasına rağmen yine merhametinden ötürü vermiyor. Peki nasıl olur bu?
Şöyle ki; bu dünyada yetecek kadar suya şükreden her insan ahirette sonsuz denizlerin sahibi olur. Bunun için de hem bu dünyada susuz kalmaya gerek yoktur. Sadece yaşamaya yetecek kadar suya şükretmek, fazladan gelen suyu ise belli miktarda susuzlara vermekle insan sonsuz denizlerin sahibi olur. Sultan vaad eder askerleriyle; “O susuz kalmış kimseye yetecek kadar veya biraz daha fazla veriniz, daha fazlasına benim için razı olsun, ilerisi için O’na sonsuz denizleri müjdeleyin. Eğer bana veya size inanmazsa bu iyiliğe aracı olmanıza rağmen O zaman fazlasını verin ama deyin ki; ilerisi için inandığı bir ilah arasın kendine ve çöllerde sahipsiz kalsın”. Askerler sorsalar Sultan’a “Ey sultanımız bilgeliğin büyüktür, merhametinle tüm canlıları ve nimetlerini bolca yarattın, şu garibe her ik dünya da da bolca versen nolurdu” deseler haşa.
O der ki Allahul Alem
“Ben O’nun bana sevgisini ve inancını deniyorum. Sizin bilmediklerinizi bilirim. O az suyu alıp geri dönecek ve şu köşeyi dönmeden ben ismi azrail olan sevgili elçimi göndereceğim O’nu bir taht üstünden getirteceğim göklere kanat açarak. Perdeyi açacağım ve diyeceğim ki;
“ey kalbini güzel yola çeviren, Rabbine güvenen insan, sen benden biraz su istemiştin fakat ben sana eksiltip vermiştim ancak yetecek kadar yada az fazlası, onun içine birkaç saman çöpüde ekletmiştim. Hiç anlamamışmıydın ben herşeye Kadirim ve kullarıma karşı çok merhametliyim. Sana bana inanıp güzel habere sevinmen ve şükretmen karşılığında yeni bir hayat…Haydi kanatlarını çırp senin için yaratılan sonsuz nimetler denizine, onları ne göz gördün ne kulak işitti. Eğer güç vermesek onlara bakanlar heyecandan titreyerek ölürdü. Her canlıya kabına göre merhamet verdim. Ben ki alemleri kudret elinde tutan Yüce Allah’ım benim merhametimde kendi şanımca ve sonsuz gücüme yakışandır”
Biz o su arayan insan olarak bu sözleri duyunca ne diyeceğimizi şaşırırız. Ağlayarak ve zorlukla ağzımızdan şu cümleler dökülür “Ey tarifi mümkün olmayan yüce sıfatların sahibi Sultanım; hiç kimsenin ilmine yaklaşamayacağı alemlerin tek ilahı, her nimeti aynı topraktan farklı güzellikte çıkarmaya güç yetiren, bana yazıklar olsun ki, o azıcık suyun peşine düşmüştüm de neden fazlasını vermiyor hemence diye düşünmüştüm, eğer bu günün büyüklüğünü bilsem o suyu derhal denizine geri dökerdim ve yalnız aşkın diye diye ağlardım. Aklımı suyun geri kalanında bırakmazdım. Kanım da sahip olduklarımda şu denizine aksaydı da ben huzuruna tertemiz gelseydim, sana adaklar adayıp, kurbanlar kesseydim ve isminden ilahiler yapsaydım. Benim inancıma karşılık sonsuzluk verene hamd olsun, lakin ben sizden bir şey daha isteyeceğim affınıza sığınarak ve hakkım olmayarak, lütfen izin verin Sultanım”
“Söyle kulum”
“Ben ikinci kez hırsıma yenik düşmüş olmak istemem, sen sırlar öğretensin, ben cennet adını verdiğiğin sonsuzluk yurdunu isteyenlere hibe etsem senin izninle ve yanında kalıp samimiyetinizi ve sevginizi talep etsem, hizmetinizde bulunam şerefini verseniz ? Bu bana herşeyden daha sevgilidir. Bana lütfen affınızı ve kabulunuzu bildirin Sultanım”
“Ben beni tercih edeni, başka hiçbir şeye tercih etmem. Senin bana sevgin benim sana sevgimin, senin beni istemen, benim sana olan arzumun küçük bir yansımasıdır. Ben dilemedikçe kullarım dileyemez. Öyleyse haydi gir içeri, soyunarak tüm benliğinden aç o sırlı perdeleri”
Bu sözleri dünyada iken söylemek lazımdır. İnsan olarak bilmeliyiz ki; malın fazlası vakti alır Allah’ ı için için ağlaya ağlaya almaya engel olur, çünkü sahte bir güven verir, kalp latılaşır. Lafın fazlası Allah zikrine mani olur, malın zikrini getirir. O sultana ve mucize göstermiş elçilerine inanmayan “hayır ben ilerde bişey istemiyorum şu kovayı doldurun çabuk, ben sizinle uğraşamam size güvenenlerde değilim” diyen kişi belki o kovayı alıp gidebilir. Ama Ölümle birlikte o kova devrilecek içinde ne kadar su olursa olsun boşa gidecek, içinde güneşin olmadığı bir dünyada yalnız kalacak ve leş arayan yırtıcıların, o dünyanın gözü kör sakinlerinin merhametinden merhamet dilenecek. O’na diyecekler ki; sen O tek ilahı beğenmemiştin, bugün başka bir Rab ara kendine seni kurtarması için, sahip olduklarını çağır diyecek”
(BAKARA suresi 200-202. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.
Diyanet Açıklamalı
Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.
Diyanet Açıklamalı
İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.
Fakat Allah öyle merhametlidir ki; o kovayla hayat isimli yolun virajını dönene kadar o cahilin arkasından onlarca elçi yüzlerce uyarıcı gönderir, binlerce merhamet mektubu yazılır. Kuşlar seherleri çığlıklarıyla, güneş her sabah ışıklarıyla, yıldızlar süsleriyle O’na bir sahibimiz ve yaratıcımız var, biz kendi kendimizi üretebilecek zekaya da yeteneğe de sahip değiliz. Sende haydi bizler gibi yönünü O’na çevir ve O’nu seyreyle, zikret” derler.
Fakat çalışması, ilmi ve zenginliği Allah yolunda olanın hali ne güzeldir. Dünya işi O’nu Allah’ı anmaktan gafil kılmaz ve bir ibadete dönüşür her fiili.
Kumar, içki, boş laf, zina, faiz ve aşırı eğlence, israf zenginlerde daha çoktur. Kime zenginlik verilirse gevşer.
BİR ENGELLİ İSENİZYADA BAŞKACA BİR SORUNUNUZ VARSA...
13 ) Ben tekerlekli sandalyede yaşayan bir engelliyim, tahmin edersinizki hayat zor, ve insanlar bana acıyorlar. Sadece ben değil, dünyada pek çok engelli ve şekil bozukluğu sorunu olan insan var. Öyleki yüzlerinden ötürü sokrağa çıkamıyorlar. Bu kimselere karşı Allah’ın tutumu ve hikmeti nedir? Çok üzülüyoruz.
Bütün ruhlar bir zaman çıplaktı. O alemin düzleminde hepsi heyecan içinde titreşiyordu. O ruhların çığlıkları arşa kadar yankılanıyordu. Çünkü perdeler kalkıp ve boyutlar yarılmak üzere idi. Allah ruhlara ilahi nazarı ile tecelli ve onlardan söz alacaktı.
O “şak” anı yaklaştıkça arşın melekleri daha şiddetli titrmeye başladılar. Sonunda nefesler tutuldu ve perdeler savrularak uçuşmaya başladı. O an tüm zaman durdu; mekan yok oldu. Anlamlar silindi, var ile yok bir elde birleşti. O an ilahi nazarla cezbeye tutuldu tüm gönüller. Eğer “O” tutmasa tüm ruhlar eriyerek yokluk alemine savrulacaktı. Tahammülü mümkün olmayan o an artık tüm ruhlar secdeye çağrıldı. İstisnasız ve tereddütsüz hepsi secdeye geldi.
Melekler seslendi “Doğrulun, sizden söz alınacak”
O alemlerin sultanı dedi ki;
- Ben sizin ilahınız değil miyim?
Tüm ruhlar adeta yanarak ve coşku içinde ağlayarak “evet, sen bizim ilahımızsın” diyerek heyecan dolu cevaplar verdiler. O halde iken onlara dayanmaları için güç veriliyordu.
Bir münadi dedi ki;
“O kendi aşkı uğruna gideceğiniz dünyada; şu kısa hayatının bir kısmını verecek ve ruhların üzerindeki elbesilerinin parçalanarak çıkmasına razı olacak aşıklarını arzuluyor, öeyleyse haydi gönüllüler çıksın”
Derhal milyonlarca ruh uçuştu; arzuyla kendilerine ayrılmış alanda saflar tutuldu” Onlar seçildi, dünyadaki halinizin resmi böyle, adınızda şehitler olsun denildi.
Ardından dendi ki;
-İlahımız, kendi nefsini terkedecek aşkı için yırtık elbiseler giyecek ve ayaklarına prangalar takacak “övülmüş sabır ehlini” çağırıyor.Ardından bunu arzulayan yüzbinlerce ruh uçuşarak alana uçuştu ve yayıldı. Hani o ruhlar başlarını verilenlerin sonsuz güzelliğinden ötürü yere koyup ağlıyor, rüzgarda ki buğday başakları gibi titriyorlardı.
Haydi bekleme; dirilerek kalk yırt o beden elbisesini. Hatırla haydi tüm gücünle “O” şak ve titreyiş anını.
Milyonlarca beden elbisesi diken onların üzerine gözler ve kulaklar içi yollar açan, bir yürekle hislendiren elbet seni görüyor ve halini biliyor. Öyleyse inanmalısın; çünkü o beden elbisesi sen istemesen bile çıkarılacak üzerinden. Sen o eski halinde sonsuzluk meydanına çıkarılacaksın.
Artık diril, elbisenin ağırlığından kurtul. Yama ve yırtıklara aldırma. Nefis şeytanının düşman bacağı kırık, haydi şükret Allah’a. Gökleri kusursuz ve yırtıksız yaratan sana o elbiseyi elbette hikmetsiz vermedi. Haydi O’nun aşkıyla varlığına şahadet getirerek sımsıkı sarıl verdiği elbiseye, başıma taçdır, de.
Dünya hayatı insan için, sonsuz zaman denizi yanında küçücük bir damla bile değil. Eğer sonsuzluk olmayacaksa ebette; bu damlayı elinden silkip at çünkü kıymetli değil. Eğer varsa ki mutlaka var O sonsuzluk ve hikmet; öyleyse damlayı bırak, başını ümitle çevir ve seni bekleyen ilahi ummana bak.
O göklere çevir sonra gözlerini; kusur olmayan mavi ve heybetli sonsuzluğa. İlahın nuru doğmakta çepeçevre, canlanarak secdeya kapan O Merhametli Rabbine.
Bütün ruhlar bir zaman çıplaktı. O alemin düzleminde hepsi heyecan içinde titreşiyordu. O ruhların çığlıkları arşa kadar yankılanıyordu. Çünkü perdeler kalkıp ve boyutlar yarılmak üzere idi. Allah ruhlara ilahi nazarı ile tecelli ve onlardan söz alacaktı.
O “şak” anı yaklaştıkça arşın melekleri daha şiddetli titrmeye başladılar. Sonunda nefesler tutuldu ve perdeler savrularak uçuşmaya başladı. O an tüm zaman durdu; mekan yok oldu. Anlamlar silindi, var ile yok bir elde birleşti. O an ilahi nazarla cezbeye tutuldu tüm gönüller. Eğer “O” tutmasa tüm ruhlar eriyerek yokluk alemine savrulacaktı. Tahammülü mümkün olmayan o an artık tüm ruhlar secdeye çağrıldı. İstisnasız ve tereddütsüz hepsi secdeye geldi.
Melekler seslendi “Doğrulun, sizden söz alınacak”
O alemlerin sultanı dedi ki;
- Ben sizin ilahınız değil miyim?
Tüm ruhlar adeta yanarak ve coşku içinde ağlayarak “evet, sen bizim ilahımızsın” diyerek heyecan dolu cevaplar verdiler. O halde iken onlara dayanmaları için güç veriliyordu.
Bir münadi dedi ki;
“O kendi aşkı uğruna gideceğiniz dünyada; şu kısa hayatının bir kısmını verecek ve ruhların üzerindeki elbesilerinin parçalanarak çıkmasına razı olacak aşıklarını arzuluyor, öeyleyse haydi gönüllüler çıksın”
Derhal milyonlarca ruh uçuştu; arzuyla kendilerine ayrılmış alanda saflar tutuldu” Onlar seçildi, dünyadaki halinizin resmi böyle, adınızda şehitler olsun denildi.
Ardından dendi ki;
-İlahımız, kendi nefsini terkedecek aşkı için yırtık elbiseler giyecek ve ayaklarına prangalar takacak “övülmüş sabır ehlini” çağırıyor.Ardından bunu arzulayan yüzbinlerce ruh uçuşarak alana uçuştu ve yayıldı. Hani o ruhlar başlarını verilenlerin sonsuz güzelliğinden ötürü yere koyup ağlıyor, rüzgarda ki buğday başakları gibi titriyorlardı.
Haydi bekleme; dirilerek kalk yırt o beden elbisesini. Hatırla haydi tüm gücünle “O” şak ve titreyiş anını.
Milyonlarca beden elbisesi diken onların üzerine gözler ve kulaklar içi yollar açan, bir yürekle hislendiren elbet seni görüyor ve halini biliyor. Öyleyse inanmalısın; çünkü o beden elbisesi sen istemesen bile çıkarılacak üzerinden. Sen o eski halinde sonsuzluk meydanına çıkarılacaksın.
Artık diril, elbisenin ağırlığından kurtul. Yama ve yırtıklara aldırma. Nefis şeytanının düşman bacağı kırık, haydi şükret Allah’a. Gökleri kusursuz ve yırtıksız yaratan sana o elbiseyi elbette hikmetsiz vermedi. Haydi O’nun aşkıyla varlığına şahadet getirerek sımsıkı sarıl verdiği elbiseye, başıma taçdır, de.
Dünya hayatı insan için, sonsuz zaman denizi yanında küçücük bir damla bile değil. Eğer sonsuzluk olmayacaksa ebette; bu damlayı elinden silkip at çünkü kıymetli değil. Eğer varsa ki mutlaka var O sonsuzluk ve hikmet; öyleyse damlayı bırak, başını ümitle çevir ve seni bekleyen ilahi ummana bak.
O göklere çevir sonra gözlerini; kusur olmayan mavi ve heybetli sonsuzluğa. İlahın nuru doğmakta çepeçevre, canlanarak secdeya kapan O Merhametli Rabbine.
Allah ile Kainat arasındaki İlişki nedir?
Allah CC. Öyle yücedir ve alim ki insanların kendisiyle ilgili soracağı her soruyu önceden bilir. Bu milyonlarca soruya tek bir kelime ile muhteşem bir cevap verebilir. Allah niye yarattı? Nasıl yaratıyor? Kullarına nasıl bakıyor? Zamanın göreceli olmasını nasıl idare ediyor? Sever mi? Düşünür mü?...
İşte o tek kelimelik cevap; İnsan.
Allah insana yine insanın kendisini göstererek cevap verir. Çünkü her sanat eseri sanatçıya dair ipuçları taşır. Sanat üzerien işlenen detay ve teknoloji arttıkça üreten hakkında daha fazla bilgi ve hikmet sunar. Bu yönüyle insan, dünyadaki varlıklar içinde Allah hakkında en fazla bilgi ihtiva eden en kompleks ve üstün varlıktır. Elbette görünüşü ile değil, çünkü Allah şekillere ve renkelere benzemekten münezzehtir. O şekillerin alamayacağı bir güzellik ve azamate sahiptir. Şekil ve renkten oluşan oluşan herşeyin güzellik yada etkileyicilik kapasitesi sınırlıdır. Allah’ı görmek içi ilahi gözler ve bambaşka bir yaratış gerekmektedir.
Şmdi Allah kainat ilişkisini insan üzerinde anlatalım;
Allah uzayda ol deyince yoktan olur; insan hayal dünyasında ol deyince yoktan olur. (Allah’ın eli ve izniyle her daim )Allah uzayda sistemler tasarlar; insan hayal dünyasında…Allah yarattığını yok olmasını dilemekle yok eder; İnsan da hayalgücünde yok olmasını istediğini..Allah uzaydaki zaman ve mekandan üstün ve herşekilde hakimdir, kendisi uzaydaki zamana tabi olmaz. İnsan da hayalgücünde iç içe geçmiş zamanlar ve boyutlar yaratabilir, kendisi de hayalindeki zaman ve mekana tabi olmaz
Allah’ı uzayda yaratılan düşük düzeydeki varlıklar nasıl kaıl erdiremezse. İnsanın hayal dünyasında ki iki boyutlu bile olmayan hayalden varlıklar, insanın muhteşem beyni ve varlık hissine asla yaklaşamazlar.
Allah insana bilinmek ve insan tarafından tanınmak için; kendi evreni gibi bir evren vermiştir ancak küçük ve öz bir örnek olsun diye. Böylelikle onu kendini bilmekle sorumlu tutar. İnsan içinde uluhiyet hissini tattığı için hayal dünyasında, dışındaki gerçekler alemini görünce derhal Rabbini hatırlar ve kendiliğinden bilir olur.
Bazı ateistlerin sorduğu Allah kaldıraayacağı taşı yaratabilir mi? Vb. tüm paradoks sorular bu misal ile kolayca cevaplanır. Nasıl hayalde her yaratılan taş aslında yok ise insanın varlık düzeyine göre, Allah içinde bu kainat ancak enerji ve ilim elinde ki bir hayalden ibarettir. Bizlerin hayalleri 2 ve altı boyutlu, kısıtlı enerjili, onukiler 3 ve üzeri boyutlu sonsuz enerjili olarak tarif edilebilir.
Tüm kainat Allah’tandır. Allah’tan ayrı bi yerde değildir. Allah’ın kendisi değildir. Nasıl hayalimizde ki evren bizden bir parça ise ve bizden ayrı değilse. Biz dileyene kadar hayalgücümüzde zaman ve mekan yoksa işte uzayda da böyledir.
Nasıl Kuran da alatıldığı gibi isan ne yöne baksa rabbinin yüzünü görürse, bizim hayalimizdek varlıklarda aslında ne yöne baksalar bizm onlara göstermek istediğimiz yüzümüzü, bizim eserimizi ve ruhumuzu görürler kendi kapasitelerince. Dilersek o hayalet varlıklara kendi varlığımızı daha derinden hissedecekleri bir boyut bir pencere açabiliriz. Onlar bunu görünce hayretten şekil değiştirebilir veya delirebilirler. Herşey bizim elimizde. Biz de O’nun ellerindeyiz.
Bu misal ile Kuran ve hadisler birebir örtüşmekte ve sorulan her türlü soruya cevap mantıklı verebilmek mümkündür. İnsan kainatın küçük bir numunesidir ve O sembolik kainata ilahın ruhundan gelen ruh halife kılınmaktadır. Fakat bu halini göremez, özelliklerinden yararlanamaz çünkü 5 gözlü bir hapise kilitlenip, kalbinin üzeri nefsani arzularla toz tutunca kör olur. Ruh acı çeker
İşte o tek kelimelik cevap; İnsan.
Allah insana yine insanın kendisini göstererek cevap verir. Çünkü her sanat eseri sanatçıya dair ipuçları taşır. Sanat üzerien işlenen detay ve teknoloji arttıkça üreten hakkında daha fazla bilgi ve hikmet sunar. Bu yönüyle insan, dünyadaki varlıklar içinde Allah hakkında en fazla bilgi ihtiva eden en kompleks ve üstün varlıktır. Elbette görünüşü ile değil, çünkü Allah şekillere ve renkelere benzemekten münezzehtir. O şekillerin alamayacağı bir güzellik ve azamate sahiptir. Şekil ve renkten oluşan oluşan herşeyin güzellik yada etkileyicilik kapasitesi sınırlıdır. Allah’ı görmek içi ilahi gözler ve bambaşka bir yaratış gerekmektedir.
Şmdi Allah kainat ilişkisini insan üzerinde anlatalım;
Allah uzayda ol deyince yoktan olur; insan hayal dünyasında ol deyince yoktan olur. (Allah’ın eli ve izniyle her daim )Allah uzayda sistemler tasarlar; insan hayal dünyasında…Allah yarattığını yok olmasını dilemekle yok eder; İnsan da hayalgücünde yok olmasını istediğini..Allah uzaydaki zaman ve mekandan üstün ve herşekilde hakimdir, kendisi uzaydaki zamana tabi olmaz. İnsan da hayalgücünde iç içe geçmiş zamanlar ve boyutlar yaratabilir, kendisi de hayalindeki zaman ve mekana tabi olmaz
Allah’ı uzayda yaratılan düşük düzeydeki varlıklar nasıl kaıl erdiremezse. İnsanın hayal dünyasında ki iki boyutlu bile olmayan hayalden varlıklar, insanın muhteşem beyni ve varlık hissine asla yaklaşamazlar.
Allah insana bilinmek ve insan tarafından tanınmak için; kendi evreni gibi bir evren vermiştir ancak küçük ve öz bir örnek olsun diye. Böylelikle onu kendini bilmekle sorumlu tutar. İnsan içinde uluhiyet hissini tattığı için hayal dünyasında, dışındaki gerçekler alemini görünce derhal Rabbini hatırlar ve kendiliğinden bilir olur.
Bazı ateistlerin sorduğu Allah kaldıraayacağı taşı yaratabilir mi? Vb. tüm paradoks sorular bu misal ile kolayca cevaplanır. Nasıl hayalde her yaratılan taş aslında yok ise insanın varlık düzeyine göre, Allah içinde bu kainat ancak enerji ve ilim elinde ki bir hayalden ibarettir. Bizlerin hayalleri 2 ve altı boyutlu, kısıtlı enerjili, onukiler 3 ve üzeri boyutlu sonsuz enerjili olarak tarif edilebilir.
Tüm kainat Allah’tandır. Allah’tan ayrı bi yerde değildir. Allah’ın kendisi değildir. Nasıl hayalimizde ki evren bizden bir parça ise ve bizden ayrı değilse. Biz dileyene kadar hayalgücümüzde zaman ve mekan yoksa işte uzayda da böyledir.
Nasıl Kuran da alatıldığı gibi isan ne yöne baksa rabbinin yüzünü görürse, bizim hayalimizdek varlıklarda aslında ne yöne baksalar bizm onlara göstermek istediğimiz yüzümüzü, bizim eserimizi ve ruhumuzu görürler kendi kapasitelerince. Dilersek o hayalet varlıklara kendi varlığımızı daha derinden hissedecekleri bir boyut bir pencere açabiliriz. Onlar bunu görünce hayretten şekil değiştirebilir veya delirebilirler. Herşey bizim elimizde. Biz de O’nun ellerindeyiz.
Bu misal ile Kuran ve hadisler birebir örtüşmekte ve sorulan her türlü soruya cevap mantıklı verebilmek mümkündür. İnsan kainatın küçük bir numunesidir ve O sembolik kainata ilahın ruhundan gelen ruh halife kılınmaktadır. Fakat bu halini göremez, özelliklerinden yararlanamaz çünkü 5 gözlü bir hapise kilitlenip, kalbinin üzeri nefsani arzularla toz tutunca kör olur. Ruh acı çeker
FAİZ GÜNÜMÜZDE HELAL SAYILABİLİRMİ? NEDEN FAİZ YİYENLER CEHENNEMLİK OLUYOR
10 ) Faiz tüm dünyada yaygınlaştı. Ekonomiler o olmadan ayakta duramaz sanırım. Bu durumda helal olması gerekmez mi artık? Dinimizde ki yeri nedir faizin?
Faiz; paranın üretim ve istihdam için değilde, zor durumdaki insanların sırtından, paradan para kazanma şeklinde çalışan bir sistemdir. Bu yöntemde dünyada ki tüm para banka sahiplerinin ellerinde toplanır. Halklar fakirliğe, zenginler daha zenginliğe doğru koşarlar.
Eğer faiz kaldırılsa idi trilyonlarca dolar veya ytl para üretken ekonomiye kazandırılır. Ticaret hacmi onlarca kat artar, insan emeğine olan ihtyiaç ve kıymeti fevkalede artardı. Çünkü faize yatırılan paralar, faiz kalktığında bankalardan çekilerek enflasyon yada krizlere bağlı değer kaybı korkusuyla mal ve gayrimenkul alımına yada istihdam sağlayan ticari yatırımlara akar. Bu ise çok yönlü bir zenginliktir. Hem piyasadaki para, hem paranın el değiştirme hızı hem de üretim buna bağlı olarak da tüketim artar. Akıllı bir ekonomi stratejisi ile belli bir plan ve takvim içinde bu planın uygulamaya konması toplumların sosyo-ekonomik, refahı için şarttır.
Kuran ise faiz hakkında şöyle buyurur;
(BAKARA suresi 275. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı Faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, Faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de Faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar Faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.
(BAKARA suresi 276. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Allah faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.
(BAKARA suresi 278. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.
(BAKARA suresi 279. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Faiz yiyen kimselerin cehennemde sonsuz kalacağı ve sakat olarak dirileceğine dair kesin ve açık ayetlerden sonra hayattan örneklere bakalım.
Pek çok intihar mektubu okudum; gazetelerden, kitaplardan ve birkaç tanesi de tevafuk üzere elime geçti. Genel olarak şöyle diyorlardı ;
- Kredi kartımı yada faiz borçlarımı ödeyemedim, sizlerin yüzüne bakamam, eve haciz getirdim ve sizi elaleme el açtırdım. Evi satıp borçları ödeyin. Ben gidiyorum…
- Kumar illetine yenik düştüm. Benim için en iyisi ölmek, size bi zarar gelsin istemiyorum. Beni affedin çocuklar.- …olası, beni aldattın, beni kullanıp attın sonra bırakıp gittin. Sana olan intikamım bu intahar mektubuyla olacak.
Gördüğünüz gibi belki de dünyanın en büyük hatalarından ve kötü sonlarından birisi olan intaharın başlıca 3 nedeni var. Faiz borcu, kumar borcu, namus borcu-zina…
Günümüzde onbinler yuvanın yıkılmasına kredikartı borçları neden olmuştur. Kuran da dediği gibi
(RÛM suresi 39. ayet)
Diyanet Açıklamalı
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
Eğer herkes hakiki müslüman olsa idi; genel hesaplamalara göre, dünyada tek bir aç, eğitim görmemiş tek bir cahil, çalmak zorunda kalan tek bir hırsız kalmayacaktı. İyilik iyiliği doğurur, insanlık düzelecekti. Ekonomiye katılan atıl durumdaki servetlerin kırkda biri ekonomiye büyük bir canlılık verecek dolaylı yoldan sermaye sahiplerinin yine işine yarayacaktı.
Faiz; paranın üretim ve istihdam için değilde, zor durumdaki insanların sırtından, paradan para kazanma şeklinde çalışan bir sistemdir. Bu yöntemde dünyada ki tüm para banka sahiplerinin ellerinde toplanır. Halklar fakirliğe, zenginler daha zenginliğe doğru koşarlar.
Eğer faiz kaldırılsa idi trilyonlarca dolar veya ytl para üretken ekonomiye kazandırılır. Ticaret hacmi onlarca kat artar, insan emeğine olan ihtyiaç ve kıymeti fevkalede artardı. Çünkü faize yatırılan paralar, faiz kalktığında bankalardan çekilerek enflasyon yada krizlere bağlı değer kaybı korkusuyla mal ve gayrimenkul alımına yada istihdam sağlayan ticari yatırımlara akar. Bu ise çok yönlü bir zenginliktir. Hem piyasadaki para, hem paranın el değiştirme hızı hem de üretim buna bağlı olarak da tüketim artar. Akıllı bir ekonomi stratejisi ile belli bir plan ve takvim içinde bu planın uygulamaya konması toplumların sosyo-ekonomik, refahı için şarttır.
Kuran ise faiz hakkında şöyle buyurur;
(BAKARA suresi 275. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı Faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, Faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de Faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar Faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.
(BAKARA suresi 276. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Allah faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.
(BAKARA suresi 278. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.
(BAKARA suresi 279. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Faiz yiyen kimselerin cehennemde sonsuz kalacağı ve sakat olarak dirileceğine dair kesin ve açık ayetlerden sonra hayattan örneklere bakalım.
Pek çok intihar mektubu okudum; gazetelerden, kitaplardan ve birkaç tanesi de tevafuk üzere elime geçti. Genel olarak şöyle diyorlardı ;
- Kredi kartımı yada faiz borçlarımı ödeyemedim, sizlerin yüzüne bakamam, eve haciz getirdim ve sizi elaleme el açtırdım. Evi satıp borçları ödeyin. Ben gidiyorum…
- Kumar illetine yenik düştüm. Benim için en iyisi ölmek, size bi zarar gelsin istemiyorum. Beni affedin çocuklar.- …olası, beni aldattın, beni kullanıp attın sonra bırakıp gittin. Sana olan intikamım bu intahar mektubuyla olacak.
Gördüğünüz gibi belki de dünyanın en büyük hatalarından ve kötü sonlarından birisi olan intaharın başlıca 3 nedeni var. Faiz borcu, kumar borcu, namus borcu-zina…
Günümüzde onbinler yuvanın yıkılmasına kredikartı borçları neden olmuştur. Kuran da dediği gibi
(RÛM suresi 39. ayet)
Diyanet Açıklamalı
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
Eğer herkes hakiki müslüman olsa idi; genel hesaplamalara göre, dünyada tek bir aç, eğitim görmemiş tek bir cahil, çalmak zorunda kalan tek bir hırsız kalmayacaktı. İyilik iyiliği doğurur, insanlık düzelecekti. Ekonomiye katılan atıl durumdaki servetlerin kırkda biri ekonomiye büyük bir canlılık verecek dolaylı yoldan sermaye sahiplerinin yine işine yarayacaktı.
ÖRTÜNME EMRİ KURAN DA VAR MI? NEDEN ÖRTÜNMELİYİZ?
9 ) Ben başı açık bir bayanım. İslam dininin neden bu kadar önem verdiğini anlamıyorum örtünmeye. Bazen bazı alimlerde çıkıp farz değil diyorlar, meselenin aslı nedir?
Diyanet Açıklamalı
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. ( Nur suresi 24 )
Bu ayet indiğinden beri açıktır ki kadınlar başlarını örtüyorlar. Bununla birlikte dikkat çeken ve kendilerini geldiğini belil eden, erkeklerin ilgisini kendilerine yönlendirecek davranışlarda bulunmamalarıda isteniyor. Bazı alimler ün ve destek toplamak yada gizli amaçlarla prim yapmak için ayetleri eğip bükerler, çocukların bile anladığı tarihsel bir simgesi ve adeti olan bu gerçeği göz ardı etmemek gereklidir.
Diyanet Açıklamalı
Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir. ( Nur suresi 60)
Allah’ın kimlere bol giyinmek kaydıyla dışarı (çarşı veya ev dışı mahal) örtülerini çıkarmalarına izin verdiği de açıklanmıştır; yaşlı kadınlara.
Peki Allah neden kadın ve erkeklerin nefsini kilitleyerek zorlanmalarına rağmen bu emri indirmiştir;
Bir ülke düşünün ki; toplum kuralları ve inançları bozuktur. Kurallar şöyledir. İçinizden 8 yaşlarına ulaşanlar acıkmaya başlayacak fakat yirmili yaşlara ulaşmayan ve belli bir maddi gücü olmayan bütün gençler aç kalıp işkence çekecekler, öyleki geceleri uyuyamayacaklar. Fakat pislik yada ağaç kökü yemelerine izin var” Durum böyleyken üstüne üstlük o ülkenin hassas zenginlik sahipleri; yani gençlerin erkek olanlarının arzuladığı yiyeceklere sahip zengin sofra sahipleri ( kadınlar ); o sofraların üzerlerini açıp, üzerlerine iştah kabartan kokular dökecekler”. Ve o bu halde açların yol kenarlarında gözleri dönmüş şekilde dizildiği sokaklarda aç kimselerin zavallı bakışları ile benliklerini tatmine çalışacaklar.
Bir kişi bir çok insanın hayal kurduğu ve yokluğunun acısını çektiği türden zenginliklere sahip olsa; bunlarla övünmesi, gösteriş yapması ve reklam etmesi nasıl asil bir insana yakışmazsa şeref sahibi bir müslüman kadınında sahip olduğu ve gençleri tahrik eden güzelliklerini gizlemesi gerekir. Bazen hemcinslerine karşı üstünlük yarışına girmek “bakın gözler benim üzerimde sizlerden üstünüp deyip kendini beğenerek gülmek için Allah’ın toplumun ruh sağlığını koruyan bir emrine uymaktan kaçmış olurlar.
Bazıları da derki; “başımız örtülü hanım hanımcık olunca, ne bizi işe alıyorlar, ne erkeklerden iltifat görüyoruz, hayatın tadı azalıyor, toplumda itilmiş oluyoruz, modern kadın görüntüsünden uzak bağnaz olarak nitelendiriliyoruz”
Allah bir insanın başka insanları ilah edinmesine asla hoş bakmaz. Allah herkesi ancak kendine kul olması için yaratmıştır. Bir iki art niyetli iltifat ve aferim, biraz daha cafcaflı sosyal statüle riçin üzeirndekileri çıkarmaya başlamak toplumun değer yargılarını; Allah’ın değer yargısından üstün tutmak anlamına gelir. Hem Allah kullarına eziyet etmek istemez. Örtü bir şeref simgesidir. Kötü sözden, kötü bakıştan korur. İstisnaları olsa bil eilan eder ki; “ Ben tek olanın kuluyum, bana helal kılınandan başkası bana gözleriyle bile sahip olamaz, ben Allah’ın temiz ve iffetli kadın sıfatına uymak isteyenlerdenim, Allah’ın sözleri elbette her varlığın sözlerinden önemlidir. Çünkü insanlar muhtaç ve ölümlüdür, kararlarında yanılgılar çoktur. Fakat Allah’ın değer verdiği değerli sözleri ise bakidir. “
Eğer derlerse ki; “bir örtü parçası il emi dindar olup, cennete gireceğiz?”. Mesele elbette bir örtü dğeildir. Mesele Allah’ın emrilerini ne kadar ciddiye alıp ne kadar saygı duyduğumuzdur. O bizleri denemek için “bana inananlar yamalı elbiseler giysin, nişanları bulsun, insanların kendini hor görmesine aldırmasın” deseydi, bizlerin derhal aşk ve güvenle uyması gerekirdi. Ama bundna çok daha kolay ve toplumun ruh sağlığı için yararlı olan, müslüman genç kardeşlerimizin zaaflarından ötürü acı çekmesine, din kardeşinin kendisi için kutsal olan eşlerine ve kızlarına karşı istemeden kötü niyet beslemesine engel olan bu kurala uymamak, nefsimizin arzusunu, Allah’ın arzusunun önüne geçirmiş olmak anlamına gelir. Bunu yapan kimse şöyle deöiş olur;
-Ey insanların ilahı ve tek kanun koyma hakkına sahip olduğunu iddia eden Allah ( haşa ). Sen bir hüküm indirmişsin, fakat indirdiğin hükmü ben beğenmedim, benim yüce nefsim ve sınırsız aklım bundan daha iyi bir hüküm buldu ve senin hükmüne ters. Ben senin emirlerine aldırmayarak dilediğimi yapacağım. Sen ne dersen de benim için birdir, benim için önemli olan benim nefsim ve benliğimdir”
Kuran da bir ayette şöyle geçer;
(FURKÂN suresi 43. ayet)
Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü? Onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?
Eskiden putlar vardı ve insandan uydurulmuş mitolojik ilahlar. Onlardan gelen sözde ilhamlarla emirleri aynen yerine getirlirdi. Günümüzde ise insan gerçeği gördü, palazlanıp zenginleşti, sözde ilahların boynunu kırdı ilmiyle. Fakat bilgisi kendisini büyük görmesine neden oldu. Bile bile nefsinin emrini üstün tuttu ve gözleriyle Allah’ın varlığına ve gücüne herşeyde şahit olmasına, islamın hak din olduğunu bilmesine rağmen “Benim isteğim O’nu isteğinden daha kıymetlidir doğrudur” dedi. Eğer doğru olanın Allah’ın isteği olduğunu biliyorlarsa neden buna uymuyorlar.
Bir kadını zalim kocası dışarda başını açması için dövse bile o şeref örtüsüne sarınarak şöyle demelidir, inanmış bir kişi olduğunu haykırarak. “ Beni sen mi yarattın yoksa Allah mı? Sen mi benim ilahımsın, kanun koyucu hükümdarımsın, yoksa Allah mı? Sen mi sonsuzluk yurdunu hazırlıyorsun kudret elinde yoksa Allah mı? Öyleyse ne senin nede azmış bir nefsin boyunduruğu altına girerim. O Kuran da ne emretmişse onu yapıp sabredenlerden olacağım”
Allah için giyilen ogiysi ve çektiği her sıkıntı gözyaşı ahirette zümrütten sandıklar içinde getirilir; şahit ve kutsal bir nişan olarak.Yürekten inanmayan, içinde yenemediği şüpheleri olan,Allah’a Kuran’a karşı ,cehenneme; eski yoluna devam edecektir.
Hani camın önünde oturan bir kediyi evin dışından korkutmaya çalışsanız, bu onu asla ürkütmez. Sizi boş hareketler yapan gereksiz ses çıkaran bir fazlalık görür. Tehlikesini ise kendisine hiç ulaşamayacak zanneder. Fakat siz onun hilesini bozarak camı kaldırınca kaçacak delik arar ve der ki; “meğerse tehlike ne büyükmüş”.
Ayrıca asil bir insan şunuda düşünmelidir. Ben kardeşlerimden fazlaca güzellik sahibiyim, onlar beni görürlerse büyük taslayıp tüm ziynetlerini saçmış gezerken, herhalde incinirler ve içleri kıskançlıkla dolar. Fakat hepimiz örtünürsek eşit oluruz, birbirimizle çocukların girdiği yarışlara girmeden kardeşçe severiz.”
Bir insanın şeytan olması için, lanete uğraması için kuyruk ve boynuz takması gerekmez. Fakat bir müslümanın kalbine harama uzanan yolda işaret vermesi ve vesvese veren fillerde bulunması onu şeytanın yardımcısı kılar ki ne yardımcı. Şeytan kötülüklerine araç olarak o yardımcılara muhtaç ve hizmetindedir”. Şeytan der ki; “Ey ziynetleriyle insanları Allah’tan alıkoyup akılları karıştıran kadın, sen olmasan ben bir hiçtim, sen nefsine uyupda benim yardımcım oldun. İşte ben o zaman anlam kazandım. Böylelikle bu işin asıl sorumlusu olan sen oldun. Ben dahi hiçbir zaman Allah’a secde etmemezlik yapmadım. Fakat size olan sevgisi beni hırstan eritti ona isyan ettirdi. Sen ise ne O’na secde ettin ne de dinin yardımcılarından oldun. Sadece dindar müslümanları kışkırtıyorsun. Söyle bana sen mi daha kötüsün ben mi?”
Bazıları da geceleri tövbe çekerler, yaşamlarında bir değişiklik olmadığı halde “ Allah tövbeleri çok kabul eden çok merhametlidir, bu günahımızı da affedecektir, her ne kadar birçok dindar gencin kalbini şeytana sunsakda…” ; Bilmeliyiz ki tövbe dil ile affet demek değildir. Bir kimse düşünün ki ona hakkını vermediğiniz ve emanetini başkalarına verdiğiniz için size kırılmıştır. Ondan özür diliyorsunuz ama ayaklarınızı uzatmış ve içinizde hiçbir pişmanlık olmadan. Açıktır ki bu tavrınız içinde ayrıca özür dilemeniz gerekir. Tövbe şudur ki; yaptığı şeyin pşmanlığından içi yanıp, göz yaşı dökerek bi daha yapmayacağım, ben günahkarım, kendime eziyet ettim, affet” demektir. Tövbenin kabul olunduğunun delili aynı günahı işlemenize giden yolların kapatılmış, kalbinizde o günaha karşı iştiyakin silinmiş olmasıdır. İyi olanlara iyiye karşı sevgi verilir. Kötü olana da kötüye karşı bir şaşkınlık ve beğenme. Tövbenin anlamı temizlenmedir ve Allah ‘ın iyi yola çevirmesidir.
Diyanet Açıklamalı
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. ( Nur suresi 24 )
Bu ayet indiğinden beri açıktır ki kadınlar başlarını örtüyorlar. Bununla birlikte dikkat çeken ve kendilerini geldiğini belil eden, erkeklerin ilgisini kendilerine yönlendirecek davranışlarda bulunmamalarıda isteniyor. Bazı alimler ün ve destek toplamak yada gizli amaçlarla prim yapmak için ayetleri eğip bükerler, çocukların bile anladığı tarihsel bir simgesi ve adeti olan bu gerçeği göz ardı etmemek gereklidir.
Diyanet Açıklamalı
Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir. ( Nur suresi 60)
Allah’ın kimlere bol giyinmek kaydıyla dışarı (çarşı veya ev dışı mahal) örtülerini çıkarmalarına izin verdiği de açıklanmıştır; yaşlı kadınlara.
Peki Allah neden kadın ve erkeklerin nefsini kilitleyerek zorlanmalarına rağmen bu emri indirmiştir;
Bir ülke düşünün ki; toplum kuralları ve inançları bozuktur. Kurallar şöyledir. İçinizden 8 yaşlarına ulaşanlar acıkmaya başlayacak fakat yirmili yaşlara ulaşmayan ve belli bir maddi gücü olmayan bütün gençler aç kalıp işkence çekecekler, öyleki geceleri uyuyamayacaklar. Fakat pislik yada ağaç kökü yemelerine izin var” Durum böyleyken üstüne üstlük o ülkenin hassas zenginlik sahipleri; yani gençlerin erkek olanlarının arzuladığı yiyeceklere sahip zengin sofra sahipleri ( kadınlar ); o sofraların üzerlerini açıp, üzerlerine iştah kabartan kokular dökecekler”. Ve o bu halde açların yol kenarlarında gözleri dönmüş şekilde dizildiği sokaklarda aç kimselerin zavallı bakışları ile benliklerini tatmine çalışacaklar.
Bir kişi bir çok insanın hayal kurduğu ve yokluğunun acısını çektiği türden zenginliklere sahip olsa; bunlarla övünmesi, gösteriş yapması ve reklam etmesi nasıl asil bir insana yakışmazsa şeref sahibi bir müslüman kadınında sahip olduğu ve gençleri tahrik eden güzelliklerini gizlemesi gerekir. Bazen hemcinslerine karşı üstünlük yarışına girmek “bakın gözler benim üzerimde sizlerden üstünüp deyip kendini beğenerek gülmek için Allah’ın toplumun ruh sağlığını koruyan bir emrine uymaktan kaçmış olurlar.
Bazıları da derki; “başımız örtülü hanım hanımcık olunca, ne bizi işe alıyorlar, ne erkeklerden iltifat görüyoruz, hayatın tadı azalıyor, toplumda itilmiş oluyoruz, modern kadın görüntüsünden uzak bağnaz olarak nitelendiriliyoruz”
Allah bir insanın başka insanları ilah edinmesine asla hoş bakmaz. Allah herkesi ancak kendine kul olması için yaratmıştır. Bir iki art niyetli iltifat ve aferim, biraz daha cafcaflı sosyal statüle riçin üzeirndekileri çıkarmaya başlamak toplumun değer yargılarını; Allah’ın değer yargısından üstün tutmak anlamına gelir. Hem Allah kullarına eziyet etmek istemez. Örtü bir şeref simgesidir. Kötü sözden, kötü bakıştan korur. İstisnaları olsa bil eilan eder ki; “ Ben tek olanın kuluyum, bana helal kılınandan başkası bana gözleriyle bile sahip olamaz, ben Allah’ın temiz ve iffetli kadın sıfatına uymak isteyenlerdenim, Allah’ın sözleri elbette her varlığın sözlerinden önemlidir. Çünkü insanlar muhtaç ve ölümlüdür, kararlarında yanılgılar çoktur. Fakat Allah’ın değer verdiği değerli sözleri ise bakidir. “
Eğer derlerse ki; “bir örtü parçası il emi dindar olup, cennete gireceğiz?”. Mesele elbette bir örtü dğeildir. Mesele Allah’ın emrilerini ne kadar ciddiye alıp ne kadar saygı duyduğumuzdur. O bizleri denemek için “bana inananlar yamalı elbiseler giysin, nişanları bulsun, insanların kendini hor görmesine aldırmasın” deseydi, bizlerin derhal aşk ve güvenle uyması gerekirdi. Ama bundna çok daha kolay ve toplumun ruh sağlığı için yararlı olan, müslüman genç kardeşlerimizin zaaflarından ötürü acı çekmesine, din kardeşinin kendisi için kutsal olan eşlerine ve kızlarına karşı istemeden kötü niyet beslemesine engel olan bu kurala uymamak, nefsimizin arzusunu, Allah’ın arzusunun önüne geçirmiş olmak anlamına gelir. Bunu yapan kimse şöyle deöiş olur;
-Ey insanların ilahı ve tek kanun koyma hakkına sahip olduğunu iddia eden Allah ( haşa ). Sen bir hüküm indirmişsin, fakat indirdiğin hükmü ben beğenmedim, benim yüce nefsim ve sınırsız aklım bundan daha iyi bir hüküm buldu ve senin hükmüne ters. Ben senin emirlerine aldırmayarak dilediğimi yapacağım. Sen ne dersen de benim için birdir, benim için önemli olan benim nefsim ve benliğimdir”
Kuran da bir ayette şöyle geçer;
(FURKÂN suresi 43. ayet)
Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü? Onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?
Eskiden putlar vardı ve insandan uydurulmuş mitolojik ilahlar. Onlardan gelen sözde ilhamlarla emirleri aynen yerine getirlirdi. Günümüzde ise insan gerçeği gördü, palazlanıp zenginleşti, sözde ilahların boynunu kırdı ilmiyle. Fakat bilgisi kendisini büyük görmesine neden oldu. Bile bile nefsinin emrini üstün tuttu ve gözleriyle Allah’ın varlığına ve gücüne herşeyde şahit olmasına, islamın hak din olduğunu bilmesine rağmen “Benim isteğim O’nu isteğinden daha kıymetlidir doğrudur” dedi. Eğer doğru olanın Allah’ın isteği olduğunu biliyorlarsa neden buna uymuyorlar.
Bir kadını zalim kocası dışarda başını açması için dövse bile o şeref örtüsüne sarınarak şöyle demelidir, inanmış bir kişi olduğunu haykırarak. “ Beni sen mi yarattın yoksa Allah mı? Sen mi benim ilahımsın, kanun koyucu hükümdarımsın, yoksa Allah mı? Sen mi sonsuzluk yurdunu hazırlıyorsun kudret elinde yoksa Allah mı? Öyleyse ne senin nede azmış bir nefsin boyunduruğu altına girerim. O Kuran da ne emretmişse onu yapıp sabredenlerden olacağım”
Allah için giyilen ogiysi ve çektiği her sıkıntı gözyaşı ahirette zümrütten sandıklar içinde getirilir; şahit ve kutsal bir nişan olarak.Yürekten inanmayan, içinde yenemediği şüpheleri olan,Allah’a Kuran’a karşı ,cehenneme; eski yoluna devam edecektir.
Hani camın önünde oturan bir kediyi evin dışından korkutmaya çalışsanız, bu onu asla ürkütmez. Sizi boş hareketler yapan gereksiz ses çıkaran bir fazlalık görür. Tehlikesini ise kendisine hiç ulaşamayacak zanneder. Fakat siz onun hilesini bozarak camı kaldırınca kaçacak delik arar ve der ki; “meğerse tehlike ne büyükmüş”.
Ayrıca asil bir insan şunuda düşünmelidir. Ben kardeşlerimden fazlaca güzellik sahibiyim, onlar beni görürlerse büyük taslayıp tüm ziynetlerini saçmış gezerken, herhalde incinirler ve içleri kıskançlıkla dolar. Fakat hepimiz örtünürsek eşit oluruz, birbirimizle çocukların girdiği yarışlara girmeden kardeşçe severiz.”
Bir insanın şeytan olması için, lanete uğraması için kuyruk ve boynuz takması gerekmez. Fakat bir müslümanın kalbine harama uzanan yolda işaret vermesi ve vesvese veren fillerde bulunması onu şeytanın yardımcısı kılar ki ne yardımcı. Şeytan kötülüklerine araç olarak o yardımcılara muhtaç ve hizmetindedir”. Şeytan der ki; “Ey ziynetleriyle insanları Allah’tan alıkoyup akılları karıştıran kadın, sen olmasan ben bir hiçtim, sen nefsine uyupda benim yardımcım oldun. İşte ben o zaman anlam kazandım. Böylelikle bu işin asıl sorumlusu olan sen oldun. Ben dahi hiçbir zaman Allah’a secde etmemezlik yapmadım. Fakat size olan sevgisi beni hırstan eritti ona isyan ettirdi. Sen ise ne O’na secde ettin ne de dinin yardımcılarından oldun. Sadece dindar müslümanları kışkırtıyorsun. Söyle bana sen mi daha kötüsün ben mi?”
Bazıları da geceleri tövbe çekerler, yaşamlarında bir değişiklik olmadığı halde “ Allah tövbeleri çok kabul eden çok merhametlidir, bu günahımızı da affedecektir, her ne kadar birçok dindar gencin kalbini şeytana sunsakda…” ; Bilmeliyiz ki tövbe dil ile affet demek değildir. Bir kimse düşünün ki ona hakkını vermediğiniz ve emanetini başkalarına verdiğiniz için size kırılmıştır. Ondan özür diliyorsunuz ama ayaklarınızı uzatmış ve içinizde hiçbir pişmanlık olmadan. Açıktır ki bu tavrınız içinde ayrıca özür dilemeniz gerekir. Tövbe şudur ki; yaptığı şeyin pşmanlığından içi yanıp, göz yaşı dökerek bi daha yapmayacağım, ben günahkarım, kendime eziyet ettim, affet” demektir. Tövbenin kabul olunduğunun delili aynı günahı işlemenize giden yolların kapatılmış, kalbinizde o günaha karşı iştiyakin silinmiş olmasıdır. İyi olanlara iyiye karşı sevgi verilir. Kötü olana da kötüye karşı bir şaşkınlık ve beğenme. Tövbenin anlamı temizlenmedir ve Allah ‘ın iyi yola çevirmesidir.
Tanıtım Filmi ve Sosyal Medya Yönetimi için doğru Reklam Ajansı "Sosyal Ajansım"
http://www.sosyalajansim.com
Altın oran, kabe, Kutsal Gizemler gibi eserleriyle uluslararası üne sahip olan yönetmen Erdem Çetinkaya'nın sahibi olduğu Mivafilm ve SosyalAjansim sizin için mükemmel bir tanıtım stratejisi oluşturabilir.
REFERANSLARIMIZ
T.C. Milli Savunma Bakanlığı – TAI – TUSAŞ (Atak Helikopterleri)
T.C. Milli Kütüphane (Tanıtım Filmleri ve Kurumsal Kimlik…)
Ankara Yıldırım Beyazıt Devlet Üniversitesi Tanıtım Filmleri
Kanal İstanbul Projesi 2012 Tanıtımı – İnanlar İnşaat
Wild Dragon Energy Drink – Avusturya
Xibe Energy Drink – Almanya
ŞikayetVar .com / Termikel/ Atv / TRT ve daha niceleri
Dünyanın en çok izlenen İslam Belgeseli (Kutsal Gizemler I ve II)
ERIC ROBERTS-Sinema Filmi-Özel Efektleri(Westbrick Murders)
Kozmik Sır – Bilim Kurgu Sinema (Başlıyor) ve çok daha fazlası…
T.C. Milli Kütüphane (Tanıtım Filmleri ve Kurumsal Kimlik…)
Ankara Yıldırım Beyazıt Devlet Üniversitesi Tanıtım Filmleri
Kanal İstanbul Projesi 2012 Tanıtımı – İnanlar İnşaat
Wild Dragon Energy Drink – Avusturya
Xibe Energy Drink – Almanya
ŞikayetVar .com / Termikel/ Atv / TRT ve daha niceleri
Dünyanın en çok izlenen İslam Belgeseli (Kutsal Gizemler I ve II)
ERIC ROBERTS-Sinema Filmi-Özel Efektleri(Westbrick Murders)
Kozmik Sır – Bilim Kurgu Sinema (Başlıyor) ve çok daha fazlası…
KARŞILIKSIZ AŞKLAR VE ACILAR
8 ) Ben karşılıksız bir aşk yaşadım ve hala da aşığım. Müthiş bir acı çekiyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz.
Aşk allah’ın nurlarından bir nurdur. Fakat kul kör olunca aşka aşık olduğunu farkedemez. Aşka vesile olana tutulur, hikmeti o kişi de görür. Eğer öyle olsa idi her insan istisnasız o kişiye aşık olurdu. Hayır hikmet, aşkı sizin içinize ne size nede aşık olacağınız kişiye sormadan yerleştirendedir. O bunu hak etmediği halde onun aracılığıyla sadece size ulaştırır.
Aşık olunca insan aslında o kişiyi gördüğünde yada hayal etitğinde hissettiği güzel duyguların esiri, sarhoşu olur. O kişi ( vesile ) olmazsa içindeki o nur kaybolur ve kendini eksilmiş hisseder hem de en kıymetli parçası, en zevk veren yüce hissi elinden gitmiş olur.
Bir genç güzel bir kıza tutulmuştu, aşkı karşılıksızdı, bu ona Allah’ı unutturdu ve günaha yaklaşmaya istek verdi.
Rabbin vaadi hak olmuştu; meleklerine “Benim olmuş kutsal emaneti ( kalp mabedini ) benden başkasına verene siz de acı veriniz, dünyayı dar ediniz”
Böylece Rabbin sözü çıkmış oldu.
Gencin annesi dedi ki ;
- Doğaya git oğlum, hiç görmemiş gibi bak şu mucizelerle dolu kainata ve konuş seni yaratanla. Göreceksin ki sen ordasın ve seni bekleyende orda.
Genç annesinin sözünü dinledi; kır evine yerleşti.
Sabahları kırlarda dolaşıyordu. Bir gün eğilip bir kır çiçeğine baktı. Kıpkırmızı yaprakları vardı ortasında bembeyaz bir tacı. O an bütün kainat silindi ve bir tek çiçek kaldı. Çiçeğe bakarken adeta çiçeğe dönüştüğünü hissetti. O güne kadar hiç içtenlikle bir güzelliğe kendini vererek bakmamıştı. Dedi ki gözleri dolarak
- Yapraklarındaki kırmızılığa baktıkça içim yanıyor ve yanaklarım kızarıyor sanki. Ortada ki bembeyaz taca bakınca içim temizleniyor ve karlar yağıyor seni öpünce çatlamış dudaklarıma. Sana bakmakla ben bir çiçeğe dönüşüyorum adeta sen oluyorum.
Genç o an anladı ki ruhu bir esere kalp gözüyle bakınca ona dönüşüyordu samimiyeti ölçüsünde. Özümüz, baktığı şeyin şeklini alan bir gözdü.
Hemen gözlerini yumup aşık olduğu kızın yüzünü düşündü ve ışık saçan gözlerini. Aman Allah ım dedi. Onu tüm kalbiyle hissetmeye çalıştıkça adeta ona dönüşüyor onun simasındaki anlamı içine çekiyordu. Güzelliğiyle ruhu güzelleşiyordu. Sanki içindeki tabyola bir güneş eklenmişti her şeyi aydınlatan. Ve ruhu dans etmeye başlamıştı.
Dedi ki ;
- Ey güzel artık senin bedenine ihtiyacım yok. Çünkü ben seni içimde kendimden farklı bir yere koymadım. Yüzünü yüzüm bakışını bakışım edindim. Sende her ne güzellik varsa hepsinin manasını çözüp ruhumla sindirdim. Ben seni sevmekle sana dönüştüm. Artık çiçekleri koklayan ben değilim sensin. Ve ben senin ruhuna dokunabilmekle en mutlu insanım. Eğer eskisi gibi bir kör olsaydım senin yanındayken bile sana kavuşamayıp acı çekecektim.
Artık yapmam gereken kainata bakmak, yıldızlara ve içimdeki ayetlere… Hepsini ruhumun derinlerine çekerek Allah’a dönmeliyim, kendimi silmeliyim defterimden O’na ayna olmalıyım ruh gözümde parlayan.
Bir müslüman için ulaşamayacağı bir şeyi istemek beladır. Allah’a dua etmeli ve demeli ki” Tüm hayırlar sendendir. Bana isteği düşmüş şeyi razı olup seveceğin şekilde ver, eğer vermemeyi arzu etmişsen bu isteği içimden alarak yerine daha güzelini ver”. Allah duaları kabul edendir. Sabır ve namazla yardım dileyin. Mutlaka yardım gelecektir biiznillah. Aşkınızı Allah’a yönlendirin ve bırakın oaşk coşsun, siz ondan korktukça acı verecektir. Bırakın ışığı herşeyi yakacak kadar parlasın, o zaman ilahi aşka dönüşecektir. Aşk coşkusu içinize ne zaman düşse deyin ki “bu güzelliği ve asaletin sahibi sensin, o kendine bunu verecek güce sahip değil, bu yüz sendendir, hiç birşey senden gayri ve uzak değildir, kainat senin bir tecelliyatın ve vechinden ibarettir. Bu aşk sanadır”
Aşk allah’ın nurlarından bir nurdur. Fakat kul kör olunca aşka aşık olduğunu farkedemez. Aşka vesile olana tutulur, hikmeti o kişi de görür. Eğer öyle olsa idi her insan istisnasız o kişiye aşık olurdu. Hayır hikmet, aşkı sizin içinize ne size nede aşık olacağınız kişiye sormadan yerleştirendedir. O bunu hak etmediği halde onun aracılığıyla sadece size ulaştırır.
Aşık olunca insan aslında o kişiyi gördüğünde yada hayal etitğinde hissettiği güzel duyguların esiri, sarhoşu olur. O kişi ( vesile ) olmazsa içindeki o nur kaybolur ve kendini eksilmiş hisseder hem de en kıymetli parçası, en zevk veren yüce hissi elinden gitmiş olur.
Bir genç güzel bir kıza tutulmuştu, aşkı karşılıksızdı, bu ona Allah’ı unutturdu ve günaha yaklaşmaya istek verdi.
Rabbin vaadi hak olmuştu; meleklerine “Benim olmuş kutsal emaneti ( kalp mabedini ) benden başkasına verene siz de acı veriniz, dünyayı dar ediniz”
Böylece Rabbin sözü çıkmış oldu.
Gencin annesi dedi ki ;
- Doğaya git oğlum, hiç görmemiş gibi bak şu mucizelerle dolu kainata ve konuş seni yaratanla. Göreceksin ki sen ordasın ve seni bekleyende orda.
Genç annesinin sözünü dinledi; kır evine yerleşti.
Sabahları kırlarda dolaşıyordu. Bir gün eğilip bir kır çiçeğine baktı. Kıpkırmızı yaprakları vardı ortasında bembeyaz bir tacı. O an bütün kainat silindi ve bir tek çiçek kaldı. Çiçeğe bakarken adeta çiçeğe dönüştüğünü hissetti. O güne kadar hiç içtenlikle bir güzelliğe kendini vererek bakmamıştı. Dedi ki gözleri dolarak
- Yapraklarındaki kırmızılığa baktıkça içim yanıyor ve yanaklarım kızarıyor sanki. Ortada ki bembeyaz taca bakınca içim temizleniyor ve karlar yağıyor seni öpünce çatlamış dudaklarıma. Sana bakmakla ben bir çiçeğe dönüşüyorum adeta sen oluyorum.
Genç o an anladı ki ruhu bir esere kalp gözüyle bakınca ona dönüşüyordu samimiyeti ölçüsünde. Özümüz, baktığı şeyin şeklini alan bir gözdü.
Hemen gözlerini yumup aşık olduğu kızın yüzünü düşündü ve ışık saçan gözlerini. Aman Allah ım dedi. Onu tüm kalbiyle hissetmeye çalıştıkça adeta ona dönüşüyor onun simasındaki anlamı içine çekiyordu. Güzelliğiyle ruhu güzelleşiyordu. Sanki içindeki tabyola bir güneş eklenmişti her şeyi aydınlatan. Ve ruhu dans etmeye başlamıştı.
Dedi ki ;
- Ey güzel artık senin bedenine ihtiyacım yok. Çünkü ben seni içimde kendimden farklı bir yere koymadım. Yüzünü yüzüm bakışını bakışım edindim. Sende her ne güzellik varsa hepsinin manasını çözüp ruhumla sindirdim. Ben seni sevmekle sana dönüştüm. Artık çiçekleri koklayan ben değilim sensin. Ve ben senin ruhuna dokunabilmekle en mutlu insanım. Eğer eskisi gibi bir kör olsaydım senin yanındayken bile sana kavuşamayıp acı çekecektim.
Artık yapmam gereken kainata bakmak, yıldızlara ve içimdeki ayetlere… Hepsini ruhumun derinlerine çekerek Allah’a dönmeliyim, kendimi silmeliyim defterimden O’na ayna olmalıyım ruh gözümde parlayan.
Bir müslüman için ulaşamayacağı bir şeyi istemek beladır. Allah’a dua etmeli ve demeli ki” Tüm hayırlar sendendir. Bana isteği düşmüş şeyi razı olup seveceğin şekilde ver, eğer vermemeyi arzu etmişsen bu isteği içimden alarak yerine daha güzelini ver”. Allah duaları kabul edendir. Sabır ve namazla yardım dileyin. Mutlaka yardım gelecektir biiznillah. Aşkınızı Allah’a yönlendirin ve bırakın oaşk coşsun, siz ondan korktukça acı verecektir. Bırakın ışığı herşeyi yakacak kadar parlasın, o zaman ilahi aşka dönüşecektir. Aşk coşkusu içinize ne zaman düşse deyin ki “bu güzelliği ve asaletin sahibi sensin, o kendine bunu verecek güce sahip değil, bu yüz sendendir, hiç birşey senden gayri ve uzak değildir, kainat senin bir tecelliyatın ve vechinden ibarettir. Bu aşk sanadır”
DEPRESYONDAN ÇIKIŞ YOLU VE SONSUZ MUTLULUK HALİ
7 ) Depresyondayım bunu biliyorum. Kalbimde ki darlık ve hayattan tat alamama sıkıntım geçmiyor. Hiç birşeyi sevemiyorum. Nasıl kurtulabilirim?
Bir çok insan hayatta ki en büyük şansın gerçek aşkı bulup, sevip sevilmeyi başarmak olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat istediğimizi sevemeyiz, içimizde sanki başka biri vardır ve o size hiç sormadan dilediğini sever. İnsanlar bu ilginç duruma öyle alışmıştır ki; sanki kalp onların değilmiş gibi konuşurlar. Fakat işin sırrı başkadır. Kalpleri onlardan alınmıştır ve bir başkasının ellerine bırakılmıştır enerjiler aleminde. Yazının ilerleyen kısımlarında en değerli özelliğimiz olan kalbimiz ve sırlarını okuyacağız inşallah; onu yaratan Allah’ın dilinden ayetlerle.
Hepimizin zaman zaman şikâyeti olmuştur; aklımızın yattığını kalbimize kabul ettirememek. Bazen bir insanı hiçbir kusuru olmamasına ve bizlere iyilik yapmış olmasına rağmen istesekte sevemeyiz. Dürüstlüğün ve çalışkanlığın güzel olduğuna inanırız. Fakat nedense hep dürüst ve çalışkan olmakta zorlanırız. Küçük bahanelerin ve sıkıntıların arkasına gizlenerek… Kalbimizde bir ağrı olur bazen, içimiz daralır, para ve sağlık yerinde bile olsa mutlu olamayız. Herkes bize “Allah’tan kork herkes sana imreniyor” bile deseler, biz buhranlarımızdan çıkamayız. Depresyon batağına saplanmışızdır. Gök artık mavi yerine gri, hayat anlamsız bir oyalanmacadır.
Allah’a inanırız, dizlerimizi titreten bütün güzellikleri yarattığını ve dilediği kadar güzel ve muhteşem olabileceğini bilmemize rağmen kalbimiz belki O’na bile âşık olmaz. O ( kalbimiz ) başka şeylerin peşine düşer ve bizi aldatır.
Bazen sorarız “Sanki bu et parçası bize ait değil. O’nu kontrol etmenin bir yolu yok mu, bana eziyetten başka bir şey yapmıyor?”
Bu Hz İbrahim için bile kendi derecesi içinde geçerli bir durumdur;
(BAKARA suresi 260. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bir zamanlar İbrahim de: «Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Allah: «İnanmadın mı ki?» buyurdu. İbrahim: «İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.» dedi. Allah buyurdu ki: «Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.»
O aklen ve delilleriyle ibret alarak Allah’ın ne dilerse yapacağına kesin olarak inanmıştı elbette. Fakat kalbe söz geçmez ki, o kalpte aklı gibi iyice yatışsın istiyordu, çünkü iş kalpte bitiyordu, aklın dediğini kalp tam olarak tasdik etmedikçe bu iş olmuyordu… Pek çok kimseden duymuştum sohbetlerde; “Haklısın” diyorlardı “din konusunda, söylediklerin mantıklı, fakat kalbime hiç istek gelmiyor, içimden gelmiyor anlıyor musun?”
Tarihin hayretle baktığı ve imrendiği bir olay; muhacir ile Ensar’ın birden kardeş oluvermeleri ve evlerinde barındırıp kendilerinden çok sevmeleri; belki buna kendileri bile şaşıyorlardı. O şaşkınlığa düşüren kardeşlik aşkını anlatan yüzlerce hikaye vardır…
ÂLİ IMRÂN suresi 103. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
(ENFÂL suresi 63. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalblerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hakimdir.
Açıktır ki; hiçbir hidayetçi veya resul bir insanı iman ettirmeye, kalbini temizleyip yumuşatmaya dahi muktedir değildir. Hatta kendi kalpleri üzerinde dahi asla hakimiyet sahibi değillerdir. O Allah’ındır ve O’nu sımsıkı elinde tutar.
(ENFÂL suresi 24. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Herhalde anladık ki kalp bizim elimizde değil Allah O’nun hakkında ne dilerse O’nu dileyeceğiz. Fakat akıl diyor ki; “Ey Kul, bu kalp O’nu sevmeyecekse işe yaramaz bir et parçası değil mi, nankör ve bencil, kendine tapmış olan bu taşı söküp atman lazım içinden, haydi bir yolunu bul, O’nu aşk ateşine at yada bir doktoruna götür”
Fakat doktoru yalnız Allah. Resulü bile O’na hakim (ENFÂL suresi 63. ayet)
değil ki bütün insanlar iman etmedi.
Peki Allah’ı ikna etmenin bir yolu var mı? O kalbin gözlerini açıp, içinden pınarlar fışkırmasına şahit olmanın, coşku denizlerinden aşk girdaplarına akıp Hakka yol bulmanın”. Yoksa kuru bir ot gibi ölü mü kalacağız ilelebet? Hep güzel hikayelerle mi avunacağız. Efsanelere göz yaşı dökmektense, sevgilinin gizemli denizlerine yelken açmayacak mıyız?
(ENFÂL suresi 70. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: «Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.»
(RA'D suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.
İşte kalpleri yaratan ve O’nu kudret elide tutan Allah’ın kalpler için gösterdiği yol. Kalp zikri kalpleri Allah’a boyun eğdirir. O dilin oynamasına gerek olmayan ve kalbin hiç durmaksızın ve unutmaksızın sürekli Allah ismini tekrar ettiği bir zikir halidir. Mertebeleri vardır. Kişi aklını ve beynini her an Allah düşüncesi ve kelimesine, manasına, hissine konsantre etmeli, o zikri uykusuna bile kıldıktan sonra derinleşmeye çalışmalıdır. Zikrin bir manası da Kuran ‘dır; O’nu okumak, düşünmek ve araştırmaktır.
(KEHF suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
(ZÜMER suresi 22-23. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, kelamın en güzelini ikizli, ahenkli bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah'ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.
(CÂSİYE suresi 20. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bu (Kur'an) insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.
(TEĞÂBÜN suresi 11. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.
Ayrıca iman konusunda kalbimizi mutmain hale getirmemiz gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak vaat edilenler ve iman bahsini okuyabilirsiniz. Çünkü kalbi mutmain etmek ancak imanın kalbe yerleşmesinden sonra olur.
Allah imanı da hidayeti de kalbinde bir güzellik ve hayır bulduğu kimselere nasip eder. Uyuşmuş ve kendini beğenmiş kimselerden, olan iman bile silinir. Öyle ki neye inandığını kalbi unutur.
(ZUHRUF suresi 36. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
(ZUHRUF suresi 37. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
(ZUHRUF suresi 38. ayet)
Diyanet Açıklamalı
O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.
Allah insanı ilahi aşk ve zatını sonsuz istemek dışında başka hiçbir şey için yaratmamıştır. İnsanların kalp güzelleri O yüce İlahın sevgilileridir.
(ZÂRİYÂT suresi 56. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Dua en büyük ibadettir. Dua yürekten istemektir. İstemenin en şerefli hali Allah’ı istemektir.
TEKVÎR suresi 29. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
Öyleyse iman edenler, Allah’ı isteyen korkmasın. Çünkü Allah dilemedikçe siz bunu dileyemezdiniz. Allah bizlerin kalbini istemese ve aşkı arzulamasa bunu istememize asla izin vermezdi. O isteğini verdiği şeyi yarattı, yaratmayacağı şeye susuzluk da vermedi. Artık O’na inanan kendini unutarak O’na adanmalıdır. Sabredenler için perdeler çok incedir. Bu işin gerisi sırdır. Akıl sahibine bir söz yetmelidir.
Görüyoruz ki; insanlar dilediklerini dilemekten bile acizler. Kalpler hüküm altında. Çokları gıpta etse bile Allah’ı istemeyi gerçekleştiremeyecekler. O2nun zikrini terk ettikleri ve imana takipçi olmadıkları için şeytan ne isterse dünyada gördüklerinden onu isteyecektir. Göklerin ulviyeti ve gaybın sırlı sahibi, yıldızlara bakınca uçuşan perdeler… Oysa onların derdi yalnızca bu mide ne yer.
Kainatın en güzel ve güçlü kadını/erkeği bize mektup gönderse herhalde nasıl heyecanla okur, her kelimesine önem veririz. Allah elbette her şeyden yücedir. Öyleyse neden Kuran’ı göçzyaşlarıyla titreyerek, duygulanıp secdeler ederek okumuyoruz ? Yoksa O’nu alemlerin rabbinin gönderdiğine yürekten inanamadık mı? Yoksa o kitap bize değil de cinlerin ve vahşi hayvanların okuması mi inmişti? Her gün sayfalarca gazete ve ders kitabı okuyan bizler neden sevgilinin bize gönderdiği biricik ve mucizevi mektubu okumuyoruz. Ey nankör yüreğim, bedeninle birlikte en derin uçurumlardan yuvarlan yada bir an evvel kendine gel ve şu kısacık ve sıradan yaşamını anlamlı kılmak için, hayatını göklerde övülen, yüceler yücesinin yanında en sevilen olmak için bir çırpıda feda et artık gülümseyerek, kollarını inanca aç, kır Allah’ın izniyle şu zincirlerini.
Bir çok insan hayatta ki en büyük şansın gerçek aşkı bulup, sevip sevilmeyi başarmak olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat istediğimizi sevemeyiz, içimizde sanki başka biri vardır ve o size hiç sormadan dilediğini sever. İnsanlar bu ilginç duruma öyle alışmıştır ki; sanki kalp onların değilmiş gibi konuşurlar. Fakat işin sırrı başkadır. Kalpleri onlardan alınmıştır ve bir başkasının ellerine bırakılmıştır enerjiler aleminde. Yazının ilerleyen kısımlarında en değerli özelliğimiz olan kalbimiz ve sırlarını okuyacağız inşallah; onu yaratan Allah’ın dilinden ayetlerle.
Hepimizin zaman zaman şikâyeti olmuştur; aklımızın yattığını kalbimize kabul ettirememek. Bazen bir insanı hiçbir kusuru olmamasına ve bizlere iyilik yapmış olmasına rağmen istesekte sevemeyiz. Dürüstlüğün ve çalışkanlığın güzel olduğuna inanırız. Fakat nedense hep dürüst ve çalışkan olmakta zorlanırız. Küçük bahanelerin ve sıkıntıların arkasına gizlenerek… Kalbimizde bir ağrı olur bazen, içimiz daralır, para ve sağlık yerinde bile olsa mutlu olamayız. Herkes bize “Allah’tan kork herkes sana imreniyor” bile deseler, biz buhranlarımızdan çıkamayız. Depresyon batağına saplanmışızdır. Gök artık mavi yerine gri, hayat anlamsız bir oyalanmacadır.
Allah’a inanırız, dizlerimizi titreten bütün güzellikleri yarattığını ve dilediği kadar güzel ve muhteşem olabileceğini bilmemize rağmen kalbimiz belki O’na bile âşık olmaz. O ( kalbimiz ) başka şeylerin peşine düşer ve bizi aldatır.
Bazen sorarız “Sanki bu et parçası bize ait değil. O’nu kontrol etmenin bir yolu yok mu, bana eziyetten başka bir şey yapmıyor?”
Bu Hz İbrahim için bile kendi derecesi içinde geçerli bir durumdur;
(BAKARA suresi 260. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bir zamanlar İbrahim de: «Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Allah: «İnanmadın mı ki?» buyurdu. İbrahim: «İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.» dedi. Allah buyurdu ki: «Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.»
O aklen ve delilleriyle ibret alarak Allah’ın ne dilerse yapacağına kesin olarak inanmıştı elbette. Fakat kalbe söz geçmez ki, o kalpte aklı gibi iyice yatışsın istiyordu, çünkü iş kalpte bitiyordu, aklın dediğini kalp tam olarak tasdik etmedikçe bu iş olmuyordu… Pek çok kimseden duymuştum sohbetlerde; “Haklısın” diyorlardı “din konusunda, söylediklerin mantıklı, fakat kalbime hiç istek gelmiyor, içimden gelmiyor anlıyor musun?”
Tarihin hayretle baktığı ve imrendiği bir olay; muhacir ile Ensar’ın birden kardeş oluvermeleri ve evlerinde barındırıp kendilerinden çok sevmeleri; belki buna kendileri bile şaşıyorlardı. O şaşkınlığa düşüren kardeşlik aşkını anlatan yüzlerce hikaye vardır…
ÂLİ IMRÂN suresi 103. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
(ENFÂL suresi 63. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalblerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hakimdir.
Açıktır ki; hiçbir hidayetçi veya resul bir insanı iman ettirmeye, kalbini temizleyip yumuşatmaya dahi muktedir değildir. Hatta kendi kalpleri üzerinde dahi asla hakimiyet sahibi değillerdir. O Allah’ındır ve O’nu sımsıkı elinde tutar.
(ENFÂL suresi 24. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Herhalde anladık ki kalp bizim elimizde değil Allah O’nun hakkında ne dilerse O’nu dileyeceğiz. Fakat akıl diyor ki; “Ey Kul, bu kalp O’nu sevmeyecekse işe yaramaz bir et parçası değil mi, nankör ve bencil, kendine tapmış olan bu taşı söküp atman lazım içinden, haydi bir yolunu bul, O’nu aşk ateşine at yada bir doktoruna götür”
Fakat doktoru yalnız Allah. Resulü bile O’na hakim (ENFÂL suresi 63. ayet)
değil ki bütün insanlar iman etmedi.
Peki Allah’ı ikna etmenin bir yolu var mı? O kalbin gözlerini açıp, içinden pınarlar fışkırmasına şahit olmanın, coşku denizlerinden aşk girdaplarına akıp Hakka yol bulmanın”. Yoksa kuru bir ot gibi ölü mü kalacağız ilelebet? Hep güzel hikayelerle mi avunacağız. Efsanelere göz yaşı dökmektense, sevgilinin gizemli denizlerine yelken açmayacak mıyız?
(ENFÂL suresi 70. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: «Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.»
(RA'D suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.
İşte kalpleri yaratan ve O’nu kudret elide tutan Allah’ın kalpler için gösterdiği yol. Kalp zikri kalpleri Allah’a boyun eğdirir. O dilin oynamasına gerek olmayan ve kalbin hiç durmaksızın ve unutmaksızın sürekli Allah ismini tekrar ettiği bir zikir halidir. Mertebeleri vardır. Kişi aklını ve beynini her an Allah düşüncesi ve kelimesine, manasına, hissine konsantre etmeli, o zikri uykusuna bile kıldıktan sonra derinleşmeye çalışmalıdır. Zikrin bir manası da Kuran ‘dır; O’nu okumak, düşünmek ve araştırmaktır.
(KEHF suresi 28. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
(ZÜMER suresi 22-23. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, kelamın en güzelini ikizli, ahenkli bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah'ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.
(CÂSİYE suresi 20. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Bu (Kur'an) insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.
(TEĞÂBÜN suresi 11. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.
Ayrıca iman konusunda kalbimizi mutmain hale getirmemiz gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak vaat edilenler ve iman bahsini okuyabilirsiniz. Çünkü kalbi mutmain etmek ancak imanın kalbe yerleşmesinden sonra olur.
Allah imanı da hidayeti de kalbinde bir güzellik ve hayır bulduğu kimselere nasip eder. Uyuşmuş ve kendini beğenmiş kimselerden, olan iman bile silinir. Öyle ki neye inandığını kalbi unutur.
(ZUHRUF suresi 36. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
(ZUHRUF suresi 37. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
(ZUHRUF suresi 38. ayet)
Diyanet Açıklamalı
O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.
Allah insanı ilahi aşk ve zatını sonsuz istemek dışında başka hiçbir şey için yaratmamıştır. İnsanların kalp güzelleri O yüce İlahın sevgilileridir.
(ZÂRİYÂT suresi 56. ayet)
Elmalılı Sade. 2
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Dua en büyük ibadettir. Dua yürekten istemektir. İstemenin en şerefli hali Allah’ı istemektir.
TEKVÎR suresi 29. ayet)
Diyanet Açıklamalı
Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
Öyleyse iman edenler, Allah’ı isteyen korkmasın. Çünkü Allah dilemedikçe siz bunu dileyemezdiniz. Allah bizlerin kalbini istemese ve aşkı arzulamasa bunu istememize asla izin vermezdi. O isteğini verdiği şeyi yarattı, yaratmayacağı şeye susuzluk da vermedi. Artık O’na inanan kendini unutarak O’na adanmalıdır. Sabredenler için perdeler çok incedir. Bu işin gerisi sırdır. Akıl sahibine bir söz yetmelidir.
Görüyoruz ki; insanlar dilediklerini dilemekten bile acizler. Kalpler hüküm altında. Çokları gıpta etse bile Allah’ı istemeyi gerçekleştiremeyecekler. O2nun zikrini terk ettikleri ve imana takipçi olmadıkları için şeytan ne isterse dünyada gördüklerinden onu isteyecektir. Göklerin ulviyeti ve gaybın sırlı sahibi, yıldızlara bakınca uçuşan perdeler… Oysa onların derdi yalnızca bu mide ne yer.
Kainatın en güzel ve güçlü kadını/erkeği bize mektup gönderse herhalde nasıl heyecanla okur, her kelimesine önem veririz. Allah elbette her şeyden yücedir. Öyleyse neden Kuran’ı göçzyaşlarıyla titreyerek, duygulanıp secdeler ederek okumuyoruz ? Yoksa O’nu alemlerin rabbinin gönderdiğine yürekten inanamadık mı? Yoksa o kitap bize değil de cinlerin ve vahşi hayvanların okuması mi inmişti? Her gün sayfalarca gazete ve ders kitabı okuyan bizler neden sevgilinin bize gönderdiği biricik ve mucizevi mektubu okumuyoruz. Ey nankör yüreğim, bedeninle birlikte en derin uçurumlardan yuvarlan yada bir an evvel kendine gel ve şu kısacık ve sıradan yaşamını anlamlı kılmak için, hayatını göklerde övülen, yüceler yücesinin yanında en sevilen olmak için bir çırpıda feda et artık gülümseyerek, kollarını inanca aç, kır Allah’ın izniyle şu zincirlerini.
ALLAH BENİ SEVİYOR MU?
6 ) Allah’ı seviyoruz, sürekli ibadet edip hayır işliyoruz, dulara ediyoruz ama yinede emin olamıyoruz sevildiğimizden. Allah bizleri neden dikkate alsın ki?
Bir insan şöyle bir mektup yazsa Allah’a;
Ey zatının yüceliğini hakkıyla yalnız kendi bilen tek İlah;
Ben muhtacım sen ise Samed’sin. Ben cahilim sen ise Alim’sin. Ben istekleri çok olanım sen ise sonsuz zenginlik sahibi. Ben merhamet ve sevgiye muhtaç olanım sen ise merhamet ve sevginin tek yaratıcısı ve sınırsız sahibi. Ne kadar açık ki; ben tam sana göreyim, beni teklifin için kendine tam uygun yaratmışsın bir kul olarak. Senin dilemenle biz birbirimize talip olduk. Biz sana tutulmadan evvel, senin arzun sarmış ve uluhiyetin işlemiş ciğerimizin en derinine, şahit olup bildik.
Bu ne şereftir ve ne büyük teklif, sen Alemlerin Rabbi olan yüce Allah ve tek ilah, ben ise bir hiç bile değilim. Kudret ve ilim ellerinde heyecanla çarpan minik bir kalbim.
Söyle defalarca ey sevgili; memnunum bu tekliften. Sen de yeter ki; “ya benim olursun ya cehennemin”. Seni seven herkese zatını armağan etmiş olan sen... Ey kendisinde çelişki olmayan; ne büyük yücelik senin ki. Her kul utanıp erir huzurunda, sana iltifat etmeye bile yeltenemez tutulur dili.
Ey İlahım, bizimkisi nasıl bir kulluk? Dersin ki “ne dilersen vereceğim, ne arzulasan yapacağım”. Bizim aşk ile akan gözyaşımız senin muhabbet denizinde küçücük bir damla değil mi? Haşa sümme haşa, “ilah olan sensin, çizdiğin kader yolu ne denli zorlasa da sabrın son haddinde dahi hükmün tek ve en güzel sahibi sensin”
Gönül ipimi elinde tutan; haydi sıkıcı çek acıtarak kendine yüreğimi. Taki senden başka bir şey göremesin, yüzün olsun yüzüm, gözlerin gibi baksın gözüm. Senin olsun artık tüm sözüm.
Sen varken, bir faniye verirsem o ipi, ya kurtar beni yada varlık defterinden sil beni. Bu insan bir kara lekedir belli.
Habibine selam olsun “Firdevsin kapısında naz yapıp, ayak direyen o değil mi? Merhamet ile bakan gözlerin O’nun ruhuna doğan ışık değil mi?” Öyleyse onun hatrına kıymet verip sev bizi. Hak etmesek de dinle, çünkü yalnız sensin şeref ve sonsuz cömertlik sahibi.
Herhalde bir insan cevap vermek istese ancak güzel birkaç söz söyleyebilir asla taşıyamayacağı. Çünkü bu sözleri bir kul kaldıramaz ki.
Allah ise cevap verenlerin en güçlüsü ve muhteşem olanıdır. O kelimeleri harflerden yaratmaz cevaplar için. O cevap olarak bu dünyayı yok edip yeni bir dünya yaratır ve genişliği sonsuz olan, milyarlarca üstün canlı, ihtişam evreni bir cennet ve zatına kavuşma hali”.
Asıl aşka tek karşılık aşktır, kul aşık olur olmaz alır aşkın karşılığını, çünkü asla ümitsiz değildir kulun rabbine sevgisi. Bir nefes dolar kalbe can veren, çünkü kulu korkutmaz herşeye kadir olana kendini teslim etme hali. O seni sevmese hiç sevdirip söyletir mi defalarca ağlatarak ismini. Siz hiç beğenmediğiniz birini cezbetmek için yüreğine nazar ettiniz ve aşkı ilham ettiniz mi? Bazıları neden şu anda kıymetsiz uğraşlar peşinde ama siz camilerde ve elleriniz yana yakıla göklere açılmış ümitle, hiç düşünmediniz mi?
Bir insan şöyle bir mektup yazsa Allah’a;
Ey zatının yüceliğini hakkıyla yalnız kendi bilen tek İlah;
Ben muhtacım sen ise Samed’sin. Ben cahilim sen ise Alim’sin. Ben istekleri çok olanım sen ise sonsuz zenginlik sahibi. Ben merhamet ve sevgiye muhtaç olanım sen ise merhamet ve sevginin tek yaratıcısı ve sınırsız sahibi. Ne kadar açık ki; ben tam sana göreyim, beni teklifin için kendine tam uygun yaratmışsın bir kul olarak. Senin dilemenle biz birbirimize talip olduk. Biz sana tutulmadan evvel, senin arzun sarmış ve uluhiyetin işlemiş ciğerimizin en derinine, şahit olup bildik.
Bu ne şereftir ve ne büyük teklif, sen Alemlerin Rabbi olan yüce Allah ve tek ilah, ben ise bir hiç bile değilim. Kudret ve ilim ellerinde heyecanla çarpan minik bir kalbim.
Söyle defalarca ey sevgili; memnunum bu tekliften. Sen de yeter ki; “ya benim olursun ya cehennemin”. Seni seven herkese zatını armağan etmiş olan sen... Ey kendisinde çelişki olmayan; ne büyük yücelik senin ki. Her kul utanıp erir huzurunda, sana iltifat etmeye bile yeltenemez tutulur dili.
Ey İlahım, bizimkisi nasıl bir kulluk? Dersin ki “ne dilersen vereceğim, ne arzulasan yapacağım”. Bizim aşk ile akan gözyaşımız senin muhabbet denizinde küçücük bir damla değil mi? Haşa sümme haşa, “ilah olan sensin, çizdiğin kader yolu ne denli zorlasa da sabrın son haddinde dahi hükmün tek ve en güzel sahibi sensin”
Gönül ipimi elinde tutan; haydi sıkıcı çek acıtarak kendine yüreğimi. Taki senden başka bir şey göremesin, yüzün olsun yüzüm, gözlerin gibi baksın gözüm. Senin olsun artık tüm sözüm.
Sen varken, bir faniye verirsem o ipi, ya kurtar beni yada varlık defterinden sil beni. Bu insan bir kara lekedir belli.
Habibine selam olsun “Firdevsin kapısında naz yapıp, ayak direyen o değil mi? Merhamet ile bakan gözlerin O’nun ruhuna doğan ışık değil mi?” Öyleyse onun hatrına kıymet verip sev bizi. Hak etmesek de dinle, çünkü yalnız sensin şeref ve sonsuz cömertlik sahibi.
Herhalde bir insan cevap vermek istese ancak güzel birkaç söz söyleyebilir asla taşıyamayacağı. Çünkü bu sözleri bir kul kaldıramaz ki.
Allah ise cevap verenlerin en güçlüsü ve muhteşem olanıdır. O kelimeleri harflerden yaratmaz cevaplar için. O cevap olarak bu dünyayı yok edip yeni bir dünya yaratır ve genişliği sonsuz olan, milyarlarca üstün canlı, ihtişam evreni bir cennet ve zatına kavuşma hali”.
Asıl aşka tek karşılık aşktır, kul aşık olur olmaz alır aşkın karşılığını, çünkü asla ümitsiz değildir kulun rabbine sevgisi. Bir nefes dolar kalbe can veren, çünkü kulu korkutmaz herşeye kadir olana kendini teslim etme hali. O seni sevmese hiç sevdirip söyletir mi defalarca ağlatarak ismini. Siz hiç beğenmediğiniz birini cezbetmek için yüreğine nazar ettiniz ve aşkı ilham ettiniz mi? Bazıları neden şu anda kıymetsiz uğraşlar peşinde ama siz camilerde ve elleriniz yana yakıla göklere açılmış ümitle, hiç düşünmediniz mi?
Ben imanlı bir insan mıyım yoksa kendimi mi kandırıyorum?
5 ) Ben imanlı bir insan mıyım yoksa kendimi mi kandırıyorum? Ne kadar iman etmişim derecem nedir öğrenebilirmiyim?
Elbette hem iman edip etmediğinizi hem de hangi derecede iman ve yakınlık sahibi olduğunuzu hemen öğrenebilirsiniz.
İnsan davranış bilimine göre insanlar önemli bir mesele hakkında ki ümitlerine (inançlarına) göre yaşamlarını çizerler ve ümitlerinin (inançlarının) şiddetine göre fedakarlıkta bulunurlar.
Örneğin bir kimse 60 yaşına kadar ölmeyeceğine inanır ve o zaman alacağı emekli aylığının kendisinin bir nebze rahat etmesine neden olacağına “inanırsa” 20 yaşında başladığı ticaret hayatının sonuna kadar her ay nisbeten yüklü bir parayı emeklilik kurumuna yatırır.
Fakat 60 yaşından sonra ki emeklilik maaşından çok daha değerli olan, sonsuz hayatımızı yaşayacağımız ahirete inanarak, cennetce cemalullah arzusu ile aynı yada benzeri bir fedakarlığı yapmaz. Halbuki içinde şüphe olmadan iman etse idi, küçük bir ihtimal olan 60’ından sonra yaşama ihtimaline karşılık, kesinkes gerçekleşecek olan ahiret yurdunu yeğler bunun için yaşamaya yetecek miktar dışındaki tüm servetini o yolda harcaması gerekirdi. Buradan alaşılıyor ki; insanlar 60 ‘ından sonra daha uzun yıllar yaşayacaklarına verdikleri ihtimalin binde biri kadar ahiret gününe inanmıyorlar.
Birde insanların kendi söyledikleri yalanlara kendilerini de inandırma durumu vardır. Bu en tehlikeli imansızlık hastalığıdır. Kişi kendini inanmış zanneder. Mesela; kişi derki; “dürüstlük güzel bir özelliktir, herkes dürüst olmalıdır.” Bunu söyler diliyle, fakat arada mutlaka yalanlar söyler. Oysaki inancı her insanın dürüst olması gerektiği yönündeydi. Bilinçaltında ki yani kalbindeki inancı “çıkarlarıma büyük ölçüde uyacaksa kimsenin farketmeyeceğine inandığım ufak yalanlar söymekten bişey olmaz” şeklindedir. Başka bir örnekte kişi arkadaşına güvendiğini söyler bunu söylerken kendini ölçüp biçmez, düşünmeden söyler ve kendini o an kurtarma düşüncesi ile söyler, fakat test edildiğinde gerçek inancı yani büyük bir fedakarlık yap mesela büyük miktarda borç ver dendiğinde; “bilemiyorum ki ya vermezse” der. İçinde ki şüpheler ancak sınava tabi tutulduğunda ortaya çıkar. İnsanlarda kendilerini rahatlatmak ve olası bir mucize söz konusu olduğunda yani ahiret günü olduğunda karlı çacaklarını yoksa da bişey kaybetmeyeceklerini düşünerek, şüphe içinde inandık derler. Akıllarına böyle yapmak yatmıştır bu nedenle iman kalbe kadar inmez boğazda kalır. Oysaki kalbe inmemiş ve şüphelerde arınmamış bir iman makbul değildir. Onların durumu Kuran da şu şekilde açıklanır;
Bir İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)
De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. (Kehf Suresi, 103-105)
Başka bir örnekte; bir kişi tarlada çalışırken günde ortalama dört bin kez eğilip kalkar. Bunu eğer bir kıtlık olmazsa yada ölmezse ertesi sene ürünü toplamak için yapar. Çünkü buna inanır, ümid eder. Fakat sonsuza dek kendini en güzel nimetlerle doyuracak cennet için sadece 30-40 kez eğilmek olan 17 rekat farz namaz kılmaya üşenir. Bu kişide şüphe içindedir. Ağzında vardır kalbinde yoktur iman.
Başkas birisi de öldürülme korkusundan ötürü bir yerde köle olarak tutulur, sesini çıkarmadan yıllarca köle olarak çalışır. İtaat etmezse dayak yiyeceğini düşünür ve çok ağır şartlara dayanır. Fakat sonsuz ve amansız cehennemden inanadım demesine rağmen korkmaz ve çok kolay olan namazı kılmaz.
Namaz aslında kalpteki imanı ortaya çıkaran bir kılıçtır. Bu yönde pek çok ayet ve hadis şerif vardır.
Düşünün ki bir ordu ve sultanı var. Bize kendisine katılıp tabi olmanız için davet gönderdi ücretini gelecek yıl vereceğini söyledi ve bir miktar avans verdi. Biz de orduda işe girmeyi kabul ettiğinizi söyledik. Ama cennete inanmadığımız için ne sabah ictimasına gittik ne de günlük imza atmaya. Arada bir uğrayıp manzarayı seyrettik belki büyük salonunda. Herhalde kabul edersiniz ki; ordudan kaydımız silinmiş belki de güvenilmezler listesine bile girmişizdir. Bu kişide para alacağından şüphe içinde orduya yazılmış ve zamanla ümidi git gide yok olduğu için, çevresinden de destek göremeyince büsbütün inancı sulara gömülmüştür.
Daha bunlar gibi binlerce delille aslında insanların kendi dinleirnden ve inaçlarından aslında şüphe içinde olduklarını belki de zerre miktarınca bile inanmadıklarını görebilirisiniz. Fakat gizli iyiliklerde ve ibadetlerde bulunanlar, namazlarını tam kılanlar, herşeyden daha fazla Allah’ın emrinde olanlar, sürekli onun kanunlarını Kuran dan öğrenerek uygulamak için büyük fedakarlık gösterenler, insanların alay etmesini önemsemeyenler ve cennet, Allah arzusuyla ümit ederek ölümü hoş görenler. İşte bunlar iman eden kimselerin delilleridir.
İnanan ile sadece ağzıyla inandım diyen arasındaki fark; inanmış olmanın davranışlarına inancı doğrultusunda yön vermesidir. Herkes nasıl inanıyorsa o şekilde yaşar. Ateşin yakacağına inanan birisi ateşe istese bile yaklaşamaz. Suyun serinlik vereceğine inanan birisi istesede uzak kalamaz.
Allah’a hakkıyla inanan birisi Alemlerin Rabbi’nin sürekli kendine baktığı ve her haline büyük değer verip kaydettirdiği düşüncesinde iken, sürekli mahzun ve hicap hali içinde olur. Yalnızken bile edepli hayalı olur. Sesini yükseltmez ve O’ndan başkasından yardım beklemez.
İmanın daha ilerisi aşk ve korku, haşyet halleridir. Titremeler, kendini kaybetmeler, değişik haller olur. Kişi herşeyini feda eder ve bunları asla çok görmez; ne kadar aciz amellerim var ve ne günahkarım diyerek sürekli ağlar, herşeyi adanarak yapmasına rağmen. Çünkü o sevgilinin nurunu görmüştür ve hiçbir yapılanı O’na asla denk göremez. Kalbi ve tüm bedeni sanki az sonra başı vurulacak insanın ki gibi tetikde ve yalvarış halindedir. Gaflet halinden uzaktır. Tüm dünyayı önüne koysalar küçücük bir günah işletemezler. Der ki” bu fanidir ve çok az bir şeydir. Fakat Rabbimin rızası sonsuz ve bakidir”
Elbette hem iman edip etmediğinizi hem de hangi derecede iman ve yakınlık sahibi olduğunuzu hemen öğrenebilirsiniz.
İnsan davranış bilimine göre insanlar önemli bir mesele hakkında ki ümitlerine (inançlarına) göre yaşamlarını çizerler ve ümitlerinin (inançlarının) şiddetine göre fedakarlıkta bulunurlar.
Örneğin bir kimse 60 yaşına kadar ölmeyeceğine inanır ve o zaman alacağı emekli aylığının kendisinin bir nebze rahat etmesine neden olacağına “inanırsa” 20 yaşında başladığı ticaret hayatının sonuna kadar her ay nisbeten yüklü bir parayı emeklilik kurumuna yatırır.
Fakat 60 yaşından sonra ki emeklilik maaşından çok daha değerli olan, sonsuz hayatımızı yaşayacağımız ahirete inanarak, cennetce cemalullah arzusu ile aynı yada benzeri bir fedakarlığı yapmaz. Halbuki içinde şüphe olmadan iman etse idi, küçük bir ihtimal olan 60’ından sonra yaşama ihtimaline karşılık, kesinkes gerçekleşecek olan ahiret yurdunu yeğler bunun için yaşamaya yetecek miktar dışındaki tüm servetini o yolda harcaması gerekirdi. Buradan alaşılıyor ki; insanlar 60 ‘ından sonra daha uzun yıllar yaşayacaklarına verdikleri ihtimalin binde biri kadar ahiret gününe inanmıyorlar.
Birde insanların kendi söyledikleri yalanlara kendilerini de inandırma durumu vardır. Bu en tehlikeli imansızlık hastalığıdır. Kişi kendini inanmış zanneder. Mesela; kişi derki; “dürüstlük güzel bir özelliktir, herkes dürüst olmalıdır.” Bunu söyler diliyle, fakat arada mutlaka yalanlar söyler. Oysaki inancı her insanın dürüst olması gerektiği yönündeydi. Bilinçaltında ki yani kalbindeki inancı “çıkarlarıma büyük ölçüde uyacaksa kimsenin farketmeyeceğine inandığım ufak yalanlar söymekten bişey olmaz” şeklindedir. Başka bir örnekte kişi arkadaşına güvendiğini söyler bunu söylerken kendini ölçüp biçmez, düşünmeden söyler ve kendini o an kurtarma düşüncesi ile söyler, fakat test edildiğinde gerçek inancı yani büyük bir fedakarlık yap mesela büyük miktarda borç ver dendiğinde; “bilemiyorum ki ya vermezse” der. İçinde ki şüpheler ancak sınava tabi tutulduğunda ortaya çıkar. İnsanlarda kendilerini rahatlatmak ve olası bir mucize söz konusu olduğunda yani ahiret günü olduğunda karlı çacaklarını yoksa da bişey kaybetmeyeceklerini düşünerek, şüphe içinde inandık derler. Akıllarına böyle yapmak yatmıştır bu nedenle iman kalbe kadar inmez boğazda kalır. Oysaki kalbe inmemiş ve şüphelerde arınmamış bir iman makbul değildir. Onların durumu Kuran da şu şekilde açıklanır;
Bir İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)
De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. (Kehf Suresi, 103-105)
Başka bir örnekte; bir kişi tarlada çalışırken günde ortalama dört bin kez eğilip kalkar. Bunu eğer bir kıtlık olmazsa yada ölmezse ertesi sene ürünü toplamak için yapar. Çünkü buna inanır, ümid eder. Fakat sonsuza dek kendini en güzel nimetlerle doyuracak cennet için sadece 30-40 kez eğilmek olan 17 rekat farz namaz kılmaya üşenir. Bu kişide şüphe içindedir. Ağzında vardır kalbinde yoktur iman.
Başkas birisi de öldürülme korkusundan ötürü bir yerde köle olarak tutulur, sesini çıkarmadan yıllarca köle olarak çalışır. İtaat etmezse dayak yiyeceğini düşünür ve çok ağır şartlara dayanır. Fakat sonsuz ve amansız cehennemden inanadım demesine rağmen korkmaz ve çok kolay olan namazı kılmaz.
Namaz aslında kalpteki imanı ortaya çıkaran bir kılıçtır. Bu yönde pek çok ayet ve hadis şerif vardır.
Düşünün ki bir ordu ve sultanı var. Bize kendisine katılıp tabi olmanız için davet gönderdi ücretini gelecek yıl vereceğini söyledi ve bir miktar avans verdi. Biz de orduda işe girmeyi kabul ettiğinizi söyledik. Ama cennete inanmadığımız için ne sabah ictimasına gittik ne de günlük imza atmaya. Arada bir uğrayıp manzarayı seyrettik belki büyük salonunda. Herhalde kabul edersiniz ki; ordudan kaydımız silinmiş belki de güvenilmezler listesine bile girmişizdir. Bu kişide para alacağından şüphe içinde orduya yazılmış ve zamanla ümidi git gide yok olduğu için, çevresinden de destek göremeyince büsbütün inancı sulara gömülmüştür.
Daha bunlar gibi binlerce delille aslında insanların kendi dinleirnden ve inaçlarından aslında şüphe içinde olduklarını belki de zerre miktarınca bile inanmadıklarını görebilirisiniz. Fakat gizli iyiliklerde ve ibadetlerde bulunanlar, namazlarını tam kılanlar, herşeyden daha fazla Allah’ın emrinde olanlar, sürekli onun kanunlarını Kuran dan öğrenerek uygulamak için büyük fedakarlık gösterenler, insanların alay etmesini önemsemeyenler ve cennet, Allah arzusuyla ümit ederek ölümü hoş görenler. İşte bunlar iman eden kimselerin delilleridir.
İnanan ile sadece ağzıyla inandım diyen arasındaki fark; inanmış olmanın davranışlarına inancı doğrultusunda yön vermesidir. Herkes nasıl inanıyorsa o şekilde yaşar. Ateşin yakacağına inanan birisi ateşe istese bile yaklaşamaz. Suyun serinlik vereceğine inanan birisi istesede uzak kalamaz.
Allah’a hakkıyla inanan birisi Alemlerin Rabbi’nin sürekli kendine baktığı ve her haline büyük değer verip kaydettirdiği düşüncesinde iken, sürekli mahzun ve hicap hali içinde olur. Yalnızken bile edepli hayalı olur. Sesini yükseltmez ve O’ndan başkasından yardım beklemez.
İmanın daha ilerisi aşk ve korku, haşyet halleridir. Titremeler, kendini kaybetmeler, değişik haller olur. Kişi herşeyini feda eder ve bunları asla çok görmez; ne kadar aciz amellerim var ve ne günahkarım diyerek sürekli ağlar, herşeyi adanarak yapmasına rağmen. Çünkü o sevgilinin nurunu görmüştür ve hiçbir yapılanı O’na asla denk göremez. Kalbi ve tüm bedeni sanki az sonra başı vurulacak insanın ki gibi tetikde ve yalvarış halindedir. Gaflet halinden uzaktır. Tüm dünyayı önüne koysalar küçücük bir günah işletemezler. Der ki” bu fanidir ve çok az bir şeydir. Fakat Rabbimin rızası sonsuz ve bakidir”
Dünyada neden sıkıntı çekiyoruz? Hz Adem’in cezasını biz mi çekelim?
Düşünün ki; size evvelden pek çok kereler çiçekler göndermiş hediyelerle sevindirmiş dünyanın en güzel kadını/(kadınsanız erkeği ) ve aynı zamanda tüm dünyanın sultanı ve sevgi dolu olan O, size sevgiliniz olmanızı teklif etse. Dese ki; Hem ben hem de başka her ne dilersen, aklına ne gelirse senin olacak. Sonsuza dek büyük mutluluk ve coşku içinde yaşayacaksın, ben her şeye Kadirim biliyorsun, öyleyse benim bu teklifimi kabul eder misin? Dese…
Kim bilir nasıl bir sevinç tufanına tutulurduk. Hiç inkâr etmeyelim. Çok çok daha azı hatta iyi bir işe girdiğimizde yada piyangodan küçük bir para çıktığında bile mutluluktan havalara uçuyoruz.
Ama sorarız tabi ki; Ey sultanım, bu muhteşem teklifinizin bir bedeli var mı? O da dese ki;
- Benim düşmanımı dost edinme ki o sana da düşmandır, çünkü ben seni çok sevdim. Yeryüzünde bana kavuşana dek dilediğini al, sadece hakkın olmayana dokunma, ben sana yaşamaya gerekli miktarda dünyalık ve hatta daha fazlasını göndermeye söz veriyorum. Bana sık sık mektup yaz, bahçelerden benim için çiçekler topla, beyaz güvercinler satın alıp azat et göklere ismim için dese… “Hay hay. Biz şart bekliyorduk, sen ise iltifatlar ettin ve zaten bizim arzuladığımız şeyleri istedin deriz. ”
Dünyaya gelince bir bakarız ki; annemiz 9 ay bizi yumuşak bir tahtta gezdirmiş, anne babamız bizim hizmetimizde ve koruyucu meleklerimiz. Gökyüzü korunmuş bir tavan, yeryüzü nimetlerin fışkırdığı yumuşacık bir döşek. Padişahlardan iyi bakılıyoruz.
Sık sık mektup yaz demişti güzel sultanımız; ben de sık sık dua edip meleklerle postaya veriyorum, beni ve kainatı yoktan var eden, bana merhamet edip hizmetçilerimle koruyana.
Düşmanımı dost edinme demişti; öğrendim ki düşmanı şeytanlar ve insanların inançsız olanları imiş. Gördüm ki onlar yalnız fuhşa, aldatmaya, bencilliğe ve sorumsuzluğa çağırıyorlar. Paylaşmak, sonsuzluğu arzulamak ve güzellikler için sabırlı olmak gibi muhteşem manevi zenginlikler ise hep O’nun dostlarının yanında.
O bana benim için çiçekler topla demişti gül bahçelerinden; öğrendim ki o bahçeler camilerdi gül kokan. O çiçekleri toplamak için her eğilişimde mis kokuları içime çekiyorum, öperken secdede yanaklarından zevkten titriyorum. Gözyaşlarımla suluyorum onları sevgi açıyor yaprakları ve renkleri bir özlemi haykırıyor.
Bana beyaz güvercinler azat et demişti; bende sadakalar dağıtmış, çocuklar sevindirmiş ve beni incitenleri affetmiştim.
Onun bize olan aşkı ve arzusu artıkça bizim ilahi bir aynaya dönmüş yüreklerimizde o aşka tutuluyor, aşka aşık oluyor, ardından aşka dönüşüyoruz. Tüm dünyaya haykırmak istiyor bu yürek “La ilahe illallah”. İlahımda, taptığımda, sığınağımda, anam babamda yalnız sensin.
Elbette zaman zaman sıkıntıları göreceğiz ama sabredersek arkasında bize verilen büyük bir hediye ve Sultan’ın yüreğimize bıraktığı aşk ilhamını göreceğiz. Perdeler kalkacak ve mesafeler daralacak. Acı çektikçe merhamet olunacak bize ve bizde merhametli olacağız böylelikle, yıkanacağız o ilahi mabede girmeden gözyaşlarıyla, tertemiz gireceğiz o gizli odaya, içinde Allah’tan başka kimsenin kalmayacağı yere.
Şeytan ki Rabbine karşı evvelden de nankördü, bilgisini çok görüyordu ve kendini çok beğeniyordu. Hz Adem yaratılınca ve Allah için ona saygı göstererek secde etmesi istenince ( çünkü içinde ilahi ruh vardı ) şeytan büyüklendi, kıskandı. Büyüklük tasladığı için Allah O’nu huzurundan kovunca o, Allah’a “beni sen azdırdın” dedi. İkinci kez kendini temize çıkardı bu sefer Allah’ı suçladı. O evvelden de zalimlerdendi. Allah bir yarattığının kalbindeki kötülüğü yada iyiliği görür; ortaya çıkarıp kendisini de şahit tutmak için böyle sınav var eder. Böylelikle Şeytan kendi isteğiyle Allah’ın ilminde takdir edilen haline geldi. Hz Adem e kötülük yapmak istiyordu. Hz Adem’de şeytanın bu yaptığını öğrenince onu küçük gördü. Bu nedenle şeytana karşı gaflete düşüren yol açıldı. Allah’ın uyarmasına rağmen, şeytanın vaadine inandı, nefsinin emri Allah’ın emrine galip geldi. Sonra Hz Adem tövbe etti, dünyada Allah’a yönelenlerden oldu. Bu sefer vefat edince eski derecesinden daha üst bir dereceye yerleştirilmesi nasip oldu. Böylece şeytanın hilesi kendisine döndü. Şeytana ancak Allah’a düşman olan insanlar üzerinde hakimiyet yetkisi verildi ve kiniyle bu işe hizmetkar olmayı kendi istedi. Bu kıssa Kuran da ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. ( araf suresi )
Kim bilir nasıl bir sevinç tufanına tutulurduk. Hiç inkâr etmeyelim. Çok çok daha azı hatta iyi bir işe girdiğimizde yada piyangodan küçük bir para çıktığında bile mutluluktan havalara uçuyoruz.
Ama sorarız tabi ki; Ey sultanım, bu muhteşem teklifinizin bir bedeli var mı? O da dese ki;
- Benim düşmanımı dost edinme ki o sana da düşmandır, çünkü ben seni çok sevdim. Yeryüzünde bana kavuşana dek dilediğini al, sadece hakkın olmayana dokunma, ben sana yaşamaya gerekli miktarda dünyalık ve hatta daha fazlasını göndermeye söz veriyorum. Bana sık sık mektup yaz, bahçelerden benim için çiçekler topla, beyaz güvercinler satın alıp azat et göklere ismim için dese… “Hay hay. Biz şart bekliyorduk, sen ise iltifatlar ettin ve zaten bizim arzuladığımız şeyleri istedin deriz. ”
Dünyaya gelince bir bakarız ki; annemiz 9 ay bizi yumuşak bir tahtta gezdirmiş, anne babamız bizim hizmetimizde ve koruyucu meleklerimiz. Gökyüzü korunmuş bir tavan, yeryüzü nimetlerin fışkırdığı yumuşacık bir döşek. Padişahlardan iyi bakılıyoruz.
Sık sık mektup yaz demişti güzel sultanımız; ben de sık sık dua edip meleklerle postaya veriyorum, beni ve kainatı yoktan var eden, bana merhamet edip hizmetçilerimle koruyana.
Düşmanımı dost edinme demişti; öğrendim ki düşmanı şeytanlar ve insanların inançsız olanları imiş. Gördüm ki onlar yalnız fuhşa, aldatmaya, bencilliğe ve sorumsuzluğa çağırıyorlar. Paylaşmak, sonsuzluğu arzulamak ve güzellikler için sabırlı olmak gibi muhteşem manevi zenginlikler ise hep O’nun dostlarının yanında.
O bana benim için çiçekler topla demişti gül bahçelerinden; öğrendim ki o bahçeler camilerdi gül kokan. O çiçekleri toplamak için her eğilişimde mis kokuları içime çekiyorum, öperken secdede yanaklarından zevkten titriyorum. Gözyaşlarımla suluyorum onları sevgi açıyor yaprakları ve renkleri bir özlemi haykırıyor.
Bana beyaz güvercinler azat et demişti; bende sadakalar dağıtmış, çocuklar sevindirmiş ve beni incitenleri affetmiştim.
Onun bize olan aşkı ve arzusu artıkça bizim ilahi bir aynaya dönmüş yüreklerimizde o aşka tutuluyor, aşka aşık oluyor, ardından aşka dönüşüyoruz. Tüm dünyaya haykırmak istiyor bu yürek “La ilahe illallah”. İlahımda, taptığımda, sığınağımda, anam babamda yalnız sensin.
Elbette zaman zaman sıkıntıları göreceğiz ama sabredersek arkasında bize verilen büyük bir hediye ve Sultan’ın yüreğimize bıraktığı aşk ilhamını göreceğiz. Perdeler kalkacak ve mesafeler daralacak. Acı çektikçe merhamet olunacak bize ve bizde merhametli olacağız böylelikle, yıkanacağız o ilahi mabede girmeden gözyaşlarıyla, tertemiz gireceğiz o gizli odaya, içinde Allah’tan başka kimsenin kalmayacağı yere.
Şeytan ki Rabbine karşı evvelden de nankördü, bilgisini çok görüyordu ve kendini çok beğeniyordu. Hz Adem yaratılınca ve Allah için ona saygı göstererek secde etmesi istenince ( çünkü içinde ilahi ruh vardı ) şeytan büyüklendi, kıskandı. Büyüklük tasladığı için Allah O’nu huzurundan kovunca o, Allah’a “beni sen azdırdın” dedi. İkinci kez kendini temize çıkardı bu sefer Allah’ı suçladı. O evvelden de zalimlerdendi. Allah bir yarattığının kalbindeki kötülüğü yada iyiliği görür; ortaya çıkarıp kendisini de şahit tutmak için böyle sınav var eder. Böylelikle Şeytan kendi isteğiyle Allah’ın ilminde takdir edilen haline geldi. Hz Adem e kötülük yapmak istiyordu. Hz Adem’de şeytanın bu yaptığını öğrenince onu küçük gördü. Bu nedenle şeytana karşı gaflete düşüren yol açıldı. Allah’ın uyarmasına rağmen, şeytanın vaadine inandı, nefsinin emri Allah’ın emrine galip geldi. Sonra Hz Adem tövbe etti, dünyada Allah’a yönelenlerden oldu. Bu sefer vefat edince eski derecesinden daha üst bir dereceye yerleştirilmesi nasip oldu. Böylece şeytanın hilesi kendisine döndü. Şeytana ancak Allah’a düşman olan insanlar üzerinde hakimiyet yetkisi verildi ve kiniyle bu işe hizmetkar olmayı kendi istedi. Bu kıssa Kuran da ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. ( araf suresi )
Allah neden cehennemle korkutuyor. Haşa kullarına dehşet mi saçıyor?
Dünya öyle yaratılmıştır ki; iyilik var olmak için kötüye, aydınlık da doğmak için karanlığa muhtaçdır. Hepsinin yaratılışında bir güzellik vardır ve gereklidir. Herşeyden üstün ve herşeyi bilen Allah ezelde kainatı böyle bir sistemde meydana getirmeyi takdir etmiştir. Allah’ın tüm kainatın şahit olduğu bu yüceliğine rağmen kusurunu aramak insan için ancak gaflettir. Meydana gelen her olay; olması en uygun ve güzel olan olaydır. Aksini düşünmek bizlerin Allah’tan daha üstün bir sistem üreticisi olduğunu iddia etmek, daha iyi düşünüdüğünü savunmak anlamına gelir ki bu çok büyük bir şirktir. Şeytan ve nefis insanı kaderini beğendirmeyerek, kendisine verilenlerden şikayet ettirip hayatta kusur buldurarak farkında olmadan Allah’a yetersizlik isnat etmiş olur haşa. Der ki insanlar, “ kahpe kader, kahpe dünya, nankör felek, bitmiş hayat, zalim dünya vs…” bu sözler hep sistemin sahibine karşı şikayettir. Nefsimize kötü gelen her olay; kendi ellerimizle yapıp ettiklerimiz yüzündendir. Ayrıca bize zor gibi görünen bir olay bir sıkıntı çok büyük bir iyiliğin gelmesinin nedeni olabilir. Bu konulara ilerde daha ayrıntılı değineceğiz.
Cehenneme gelince ve dünyada ki toplu yada kişisel felaketlere;
Varsayalım ki sizin canınızdan çok sevdiğiniz küçük evladınızı birileri kaçırdı ve ciddiyetlerini göstermek için kolunu kesip bahçenize attı çok fidye istemek için. Aradan uzun zaman geçti büyük acılar çektiniz ama sonunda polisler onları yakaladı ve adalete teslim etti. Dava günü geldi ve hakim sandalyesine oturup dev tokmağını adalet zamanı diyerek vurdu. Herkes kendi bakış açısından olayı anlattı ve hakim sonunda dedi ki;
- Kararımı açıklıyorum, taraflar dinlendi. Sizler fidyeciler, çok büyük kötülük yapmışsınız. Ama ben merhametlilerin en merhametlisiyim. Ben kimseye ceza veremem. Haydi sizi affettim gidin cennete her ne dilerseniz sizin olsun,
Siz isyan eder ve “bu nasıl adalet, bu nasıl merhamet” dersiniz. Eğer bir güç sahibi bir yönetici, zulumu görmezlikten gelip karşılıksız bırakıyorsa o zalimin ta kendisi olmaz mı?
Öyleyse cehennemde en az cennet kadar gerekli. Bu kusursuz gökyüzü ve kainatın muhteşem bir akılla, bilgelikle ve merhametle yürüyen sistemi yanında cehennemsiz ve cennetsiz bir insanlık sonu öyle trajikomiktir ki. Bu denli üstün sistem yaratan yaratıcı herhalde cennet ve cehennemi, kendisi için verilen hayatları, kendi adıyla mucizeler gösteren peygamberlerini, kendi ismini geceler boyu ağlayarak çağıranları unutmuş olamaz. Bunu unutkan bir insan bile unutmaz ki; tüm hayatı ve sayıları yaratıp ezberinde her daim şekil veren Yüce Allah asla ve asla unutmaz. Gönülleri yaratan gizemli hisler dolu, keskin gözler yaratan çift çift ve en ufak titreşime duyarlı kulaklar yaratan kendisi yarattıklarından bi haber olamaz. Herşey o’nu sonsuz bilgisine muhtaçtır. Tek bir canlı ondan habersiz ve kendi bilgisinin gücüyle nefes bile alamaz. Öyleyse cehennem dahi mutlaka var ve merhametinin tecellilerinden birisidir. Azap dahi merhametten yaratılmıştır ve adalet ahlakının kılıcıdır.
Cennetin ve cehennemin sonsuzluğu ise şundandır. Herhalde insan sonsuz cehennemi yada sonsuz cenneti hak etmek için sonsuza kadar test edilmelidir ki ancak dengi bir güzellik yada çirkinliğe layık olsun. BU istem bir paradokstur sistem hatasıdır. Sonsuza kadar sınava çekilen hiçbir zaman sınavın gerçek sonucuyla karşılaşamaz. Sınav bitmek zorundadır. Peki cennet sonsuz olmasa idi o zaman da sonu yeniden imtihan yada yok oluşla bitecek hiçbir eğlence mutluluk vermeyecek ve insanlar orada dertler içinde olacaktı. Bu nedenle Allah, dünya zamanını tüm kainatın zamanına ve sonsuzluğa nisbetle; denizden bi damla alır gibi alır. Nasıl bir uzman gölden bir damla alarak gölün su kalitesini bilir, tamamı hakkında bilgi sahibi olur; Allah’ta şu kısacık ömrü çok uzatmadan alır ve o küçücük zaman damlası sonsuzluğa numune olur. Bir müslüman öldüğünde” Ya rAbbi beni sonsuza dek yaşatsan yine müslüman olma niyetindeyim, san ayürekten inanıyorum dese, işte bu dahi sonsuzluğa keffaret olur Allah’ın rahmetiyle.” Bir kafirde son nefesinde “sonsuza dek kalsaydım yine O Allah dediklerine görmezlikden gelecektim” der.Bu da sonsuzluğa bedel olur.
Allah insana öyle büyük bir teklif sunmuştur ki insan hakkıyla idrak etse mutlaka kalbi çatlardı. Bizler bir Sultan’ın ordusundaki komutanlardan biriyle bile görüşürken heyecanlanıyoruz. Sultan nerde? Sultanların Sultanı nerde? Kainatın Sultanı nerde? O ki bizi görüşmeye çağırmıyor. O bizi kısa süren bir sınavın akabinde zatıyla aşka ve derin muhabbete çağırıyor ki bu cennetin en üst makamı. Kendine düşman olanı da dünyada biriktirdiği kötülüklerle başbaşa bırakıp terkediyor.
Cehenneme gelince ve dünyada ki toplu yada kişisel felaketlere;
Varsayalım ki sizin canınızdan çok sevdiğiniz küçük evladınızı birileri kaçırdı ve ciddiyetlerini göstermek için kolunu kesip bahçenize attı çok fidye istemek için. Aradan uzun zaman geçti büyük acılar çektiniz ama sonunda polisler onları yakaladı ve adalete teslim etti. Dava günü geldi ve hakim sandalyesine oturup dev tokmağını adalet zamanı diyerek vurdu. Herkes kendi bakış açısından olayı anlattı ve hakim sonunda dedi ki;
- Kararımı açıklıyorum, taraflar dinlendi. Sizler fidyeciler, çok büyük kötülük yapmışsınız. Ama ben merhametlilerin en merhametlisiyim. Ben kimseye ceza veremem. Haydi sizi affettim gidin cennete her ne dilerseniz sizin olsun,
Siz isyan eder ve “bu nasıl adalet, bu nasıl merhamet” dersiniz. Eğer bir güç sahibi bir yönetici, zulumu görmezlikten gelip karşılıksız bırakıyorsa o zalimin ta kendisi olmaz mı?
Öyleyse cehennemde en az cennet kadar gerekli. Bu kusursuz gökyüzü ve kainatın muhteşem bir akılla, bilgelikle ve merhametle yürüyen sistemi yanında cehennemsiz ve cennetsiz bir insanlık sonu öyle trajikomiktir ki. Bu denli üstün sistem yaratan yaratıcı herhalde cennet ve cehennemi, kendisi için verilen hayatları, kendi adıyla mucizeler gösteren peygamberlerini, kendi ismini geceler boyu ağlayarak çağıranları unutmuş olamaz. Bunu unutkan bir insan bile unutmaz ki; tüm hayatı ve sayıları yaratıp ezberinde her daim şekil veren Yüce Allah asla ve asla unutmaz. Gönülleri yaratan gizemli hisler dolu, keskin gözler yaratan çift çift ve en ufak titreşime duyarlı kulaklar yaratan kendisi yarattıklarından bi haber olamaz. Herşey o’nu sonsuz bilgisine muhtaçtır. Tek bir canlı ondan habersiz ve kendi bilgisinin gücüyle nefes bile alamaz. Öyleyse cehennem dahi mutlaka var ve merhametinin tecellilerinden birisidir. Azap dahi merhametten yaratılmıştır ve adalet ahlakının kılıcıdır.
Cennetin ve cehennemin sonsuzluğu ise şundandır. Herhalde insan sonsuz cehennemi yada sonsuz cenneti hak etmek için sonsuza kadar test edilmelidir ki ancak dengi bir güzellik yada çirkinliğe layık olsun. BU istem bir paradokstur sistem hatasıdır. Sonsuza kadar sınava çekilen hiçbir zaman sınavın gerçek sonucuyla karşılaşamaz. Sınav bitmek zorundadır. Peki cennet sonsuz olmasa idi o zaman da sonu yeniden imtihan yada yok oluşla bitecek hiçbir eğlence mutluluk vermeyecek ve insanlar orada dertler içinde olacaktı. Bu nedenle Allah, dünya zamanını tüm kainatın zamanına ve sonsuzluğa nisbetle; denizden bi damla alır gibi alır. Nasıl bir uzman gölden bir damla alarak gölün su kalitesini bilir, tamamı hakkında bilgi sahibi olur; Allah’ta şu kısacık ömrü çok uzatmadan alır ve o küçücük zaman damlası sonsuzluğa numune olur. Bir müslüman öldüğünde” Ya rAbbi beni sonsuza dek yaşatsan yine müslüman olma niyetindeyim, san ayürekten inanıyorum dese, işte bu dahi sonsuzluğa keffaret olur Allah’ın rahmetiyle.” Bir kafirde son nefesinde “sonsuza dek kalsaydım yine O Allah dediklerine görmezlikden gelecektim” der.Bu da sonsuzluğa bedel olur.
Allah insana öyle büyük bir teklif sunmuştur ki insan hakkıyla idrak etse mutlaka kalbi çatlardı. Bizler bir Sultan’ın ordusundaki komutanlardan biriyle bile görüşürken heyecanlanıyoruz. Sultan nerde? Sultanların Sultanı nerde? Kainatın Sultanı nerde? O ki bizi görüşmeye çağırmıyor. O bizi kısa süren bir sınavın akabinde zatıyla aşka ve derin muhabbete çağırıyor ki bu cennetin en üst makamı. Kendine düşman olanı da dünyada biriktirdiği kötülüklerle başbaşa bırakıp terkediyor.
Namaz zor geliyorsa...
2 ) İbadetler zor geliyor, namazda çok vesvese geliyor, beğenmeyip soğuyorum ve kılmıyorum pek, neden bu kadar gerekli olduklarını anlamıyorum. Namazı yüzüne fırlatılacak insanlardan olmaktan çekiniyorum.
Siz evladını seven yaşlı bir baba olsanız onun ilgi ve sevgisini arzulasınız, evladınız her gelişinde mutluluk gözyaşları dökseniz annesiyle birlikte. Fakat o şöyle düşünse;
Babamı ziyaret ediyorum ama O’nun yanında iken kendi sorunlarım aklıma geliyor, uzaklara dalıp gidiyorum, babam bir şey sorunca kendime geliyorum. Hep elim boş gidiyorum, O’na büyük bir iyilikte bulunamıyorum, fakirim ancak geçiniyorum. O’nu arzu ettiği gibi çok hayırlı büyük bir insan olamadım; en iyisi hiç gitmemek yada usulen bayramlarda şöyle bi görünüp kaybolmak dese.
Herhalde onun böyle düşünmesine çok üzülür ve şöyle derdiniz. “Evladım hediye olarak senin bana sevgiyle bakan gözlerin yeter, beni düşünen fikrin… Bana zenginlik olarak ellerini ve ayaklarını sağlam getirmen yeter… Sen herhalukarda bana güzel görünürsün, çirkin görünmekten korkma, çünkü sen benden geldin… Yeter ki bana gel, dertlerini kendi içine atma, bana söyle. Ben seni dünyaya getirmeye karar vermişsem, türlü fedakarlıkları sevgin ile göze almışsam herhalde gerekirse herşeyimi verip senin yarana merhem olmaya çalışırım. Fakat yavrum, beni kendinden uzak koyma baba yüreği incinir, çekip giderek bana nankör olma. Hani çocukken seni yürütmüştüm, annenle mamanı yedirip, omuzumda gezdirmiştim. Güldürmek için türlü şekillere girmiştim. Bir gün ceketimi satıp sana tren almıştım çok ağladığın için. Sen okuyasın diye ikinci işe girmiştim.
Herhalde bu sözlerinden sonra terkettiğimiz babamıza ağlayarak sarılır ve “her ne pahasına olursa olsun, aklım kaf dağına da gitse, dertlerim boğazımıda geçse, seller yollarımı da kesse vallahi sana gelirim baba” der insan.
İşin aslı şudur ki; O babayı da anneyi de veren Allah’tır, onlara o duyguları ortada hiçbir neden yokken veren yine Allah’tır. Allah kuluna merhametinin bir yönünü onların yüzüyle gösterir. Allah kulunu bir babanın yada annenin beklediğinden bin kat daha arzuyla bekler. Huzurunda tövbe etmesi ve dertleri anlatması O’na öyle güzel gelir ki; çünkü o dilediğini yapacak güce sahiptir. Bazı nedenlerden ötürü benzetmede ki babamızın bizi sevmediğini düşünürüz. Çocuk aklımızla O’nu anlamaya çalışır yargılarız. Bize fazla yedirmediği çikolatalar, bizi men ettiği yerler ve arkadaşlar, bazen kulağımızı çekmeleri hep Ondan soğutur bizi. Fakat büyüyüp de hakikati anlayınca Allah’a olan anlayışımız derinleşir ve olayların perde arkasını görmeye başlarız derecemize göre. Artık “özlemle sarılmak ve küskün ayrıldığımız o dev kubbeli eve koşarak geri dönmenin zamanı geldi” deriz. “Bitsin artık bu ayrılık , dargınlık… beni affet baba” deriz.
( Teşbihte hata olmaz, elbette Allah oğul edimekten münezzehtir, fakat anne ve babanın evladına olan merhameti Hakkın kuluna olan merhametinin ancak bir damlasının tezahürüdür. Eğer Allah kulunu sevmese, ana babası da ancak külfet ve geçim sıkıntısı nedeni olan, ağlayıp duran bu canlıyı çöp teneksine atarlardı. O minik ve sıkıntı veren canlıya hizmetkar ve asker olmaları Allah’ın ayetlerindendir)
Allah’ı huzurunda ki namazda vesvese ile gelmek gazaba getirmez. Fakat namaza gelmemek gazaba getirir. Çünkü birisi sizin elinizde olmayandır. Öteki elinizde olandır. Hiç kimse vesveseden veya namaza isteksiz olmaktan ötürü azarlanmaz. Bu inşallah geçici bir haldir ve kalbin ilme, aşka muhtaç oluşundandır. Fakat davete icabet etmeyen, cennet ve bu güzel hayata karşılık olan bu küçücük isteği reddedenler elbette kendilerine kötülük etmiş, içlerindeki çirkinliğe tüm kainatı şahit yapmışlardır.
Siz evladını seven yaşlı bir baba olsanız onun ilgi ve sevgisini arzulasınız, evladınız her gelişinde mutluluk gözyaşları dökseniz annesiyle birlikte. Fakat o şöyle düşünse;
Babamı ziyaret ediyorum ama O’nun yanında iken kendi sorunlarım aklıma geliyor, uzaklara dalıp gidiyorum, babam bir şey sorunca kendime geliyorum. Hep elim boş gidiyorum, O’na büyük bir iyilikte bulunamıyorum, fakirim ancak geçiniyorum. O’nu arzu ettiği gibi çok hayırlı büyük bir insan olamadım; en iyisi hiç gitmemek yada usulen bayramlarda şöyle bi görünüp kaybolmak dese.
Herhalde onun böyle düşünmesine çok üzülür ve şöyle derdiniz. “Evladım hediye olarak senin bana sevgiyle bakan gözlerin yeter, beni düşünen fikrin… Bana zenginlik olarak ellerini ve ayaklarını sağlam getirmen yeter… Sen herhalukarda bana güzel görünürsün, çirkin görünmekten korkma, çünkü sen benden geldin… Yeter ki bana gel, dertlerini kendi içine atma, bana söyle. Ben seni dünyaya getirmeye karar vermişsem, türlü fedakarlıkları sevgin ile göze almışsam herhalde gerekirse herşeyimi verip senin yarana merhem olmaya çalışırım. Fakat yavrum, beni kendinden uzak koyma baba yüreği incinir, çekip giderek bana nankör olma. Hani çocukken seni yürütmüştüm, annenle mamanı yedirip, omuzumda gezdirmiştim. Güldürmek için türlü şekillere girmiştim. Bir gün ceketimi satıp sana tren almıştım çok ağladığın için. Sen okuyasın diye ikinci işe girmiştim.
Herhalde bu sözlerinden sonra terkettiğimiz babamıza ağlayarak sarılır ve “her ne pahasına olursa olsun, aklım kaf dağına da gitse, dertlerim boğazımıda geçse, seller yollarımı da kesse vallahi sana gelirim baba” der insan.
İşin aslı şudur ki; O babayı da anneyi de veren Allah’tır, onlara o duyguları ortada hiçbir neden yokken veren yine Allah’tır. Allah kuluna merhametinin bir yönünü onların yüzüyle gösterir. Allah kulunu bir babanın yada annenin beklediğinden bin kat daha arzuyla bekler. Huzurunda tövbe etmesi ve dertleri anlatması O’na öyle güzel gelir ki; çünkü o dilediğini yapacak güce sahiptir. Bazı nedenlerden ötürü benzetmede ki babamızın bizi sevmediğini düşünürüz. Çocuk aklımızla O’nu anlamaya çalışır yargılarız. Bize fazla yedirmediği çikolatalar, bizi men ettiği yerler ve arkadaşlar, bazen kulağımızı çekmeleri hep Ondan soğutur bizi. Fakat büyüyüp de hakikati anlayınca Allah’a olan anlayışımız derinleşir ve olayların perde arkasını görmeye başlarız derecemize göre. Artık “özlemle sarılmak ve küskün ayrıldığımız o dev kubbeli eve koşarak geri dönmenin zamanı geldi” deriz. “Bitsin artık bu ayrılık , dargınlık… beni affet baba” deriz.
( Teşbihte hata olmaz, elbette Allah oğul edimekten münezzehtir, fakat anne ve babanın evladına olan merhameti Hakkın kuluna olan merhametinin ancak bir damlasının tezahürüdür. Eğer Allah kulunu sevmese, ana babası da ancak külfet ve geçim sıkıntısı nedeni olan, ağlayıp duran bu canlıyı çöp teneksine atarlardı. O minik ve sıkıntı veren canlıya hizmetkar ve asker olmaları Allah’ın ayetlerindendir)
Allah’ı huzurunda ki namazda vesvese ile gelmek gazaba getirmez. Fakat namaza gelmemek gazaba getirir. Çünkü birisi sizin elinizde olmayandır. Öteki elinizde olandır. Hiç kimse vesveseden veya namaza isteksiz olmaktan ötürü azarlanmaz. Bu inşallah geçici bir haldir ve kalbin ilme, aşka muhtaç oluşundandır. Fakat davete icabet etmeyen, cennet ve bu güzel hayata karşılık olan bu küçücük isteği reddedenler elbette kendilerine kötülük etmiş, içlerindeki çirkinliğe tüm kainatı şahit yapmışlardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)